ALEVİ-BEKTAŞİ
GELENEĞİNDE VE GÜNÜMÜZ SOSYAL YAŞAMINDA KADININ YERİ
Yaşar
SEYMAN
"Erkek
dişi sorulmaz, muhabbetin dilinde
Hakkın
yarattığı her şey, yerli yerinde
Bizİm
nazarımızda, kadın erkek farkı yok.
Noksanlık da eksiklik de, senin görüşlerinde."
Hacı
Bektaşi Veli Anadolu Alevi-Bektaşiliğine ve günümüzde kadın
olgusuna bakarken; tarihin ve bilimin ışığında edindiklerim
ve yaşamsal gerçeklikle yolculuğuma başlamak istiyorum ...
Bu yolculuğun her kilometre taşında kadınları anlatmanın heyecanını
sizlerle paylaşacağım. Kadın hakları savunucusu olarak ilk
yazdığım "Kadın ve Sendika" adlı kitabırn ilgiyle karşılandı.
Kitapla ilgili tartışmalarda "kadın ve sendika ayrımına ne
gerek var" diyenler, "Kadın ve Sendika önemli bir ilk yapıt"
diyenlerden çok olmadı. Şimdi de "Alevilerde kadın ne demek?"
diye soranlar çıkacaktır. İkisinin de ortak noktası şudur:
İşçi sınıfının kadını erkeği yoktur. İşçi sınıfı bir bütündür
ama kadınların erkeklere karşın özgün sorunları olduğu bir
gerçektir. Alevi öğretisinde de kadın-erkek ayrımı yoktur;
insan vardır. Her ikisi de candır. Yaşadığımız coğrafyada
Alevilerin kadına bakışı sosyolojik bir yaşam gerçeğini yansıtır.
Dünyada
ve Türkiye'de kadın olmak nedir? Erkek egemen toplumlarda
kadın olmak nasıl bir olgudur? Bu egemenlik nasıl sürer? Türkiyeli
kadın olmak nasıl bir yol izler. Türkiyeli kadının kilometre
taşları nasıl döşenmiştir?
Günümüzde
kadınlar sahip oldukları hakları, Mustafa Kemal'in sayesinde
aldılar. Mustafa Kemal, kadın haklarını, tepeden vermiştir.
Bunu bir lütuf olarak sunanlar ve görenler yanılmaktadır.
Çünkü Kurtuluş Savaşı'nın her aşamasında kadınlar katkı koymuş,
emek vermiştir. Öngörülü bir önder olan Mustafa Kemal de,
birçok Avrupa ülkesinden önce kadın haklarını yasal düzenlemelerle
vermiştir. Geçen yıllar kanıtlamıştır ki, yasalardaki haklar,
uluslararası sözleşmelere atılan imzalar yaşama dönüştürülmedikçe,
kadınların istenilen noktaya gelmelerine fazlaca katkısı olmuyor.
Dünyada
ve Türkiye'de kadın olmak zordur. Özellikle Türkiye'de kadın
olmak yaşam boyu mücadele demektir. Türkiyeli kadının toplumsal
mücadelesinde çeşitli zorluklar vardır. Türkiyeli kadını kategorilere
ayırmak doğru mudur? Ne tür yararları vardır? Kadın olmak
başlı başına yeterli değil midir? Kuşkusuz yeterlidir ama
bazı etnik ve mezhepsel ayrılıkların, kadınların mücadelelerine
artı ve eksileri olduğu gibi, ekonomik, kültürel ve sosyal
artı ve eksiler de yadsınamaz bir gerçektir ...
Anadolu
Aleviliği ve Bektaşiliği, hoşgörü kültürünü esas alan, Yunus
Emre'nin güzel sözüyle, 72 milleti eşit gören bir felsefe
ve dünyaya bakış açısıdır. O nedenle Alevilerin düşüncelerini
paylaşmak için Alevi olmak gerekli değildir. İnsan olmak yeterlidir.
Alevilikle
ilgili kitaplardan ve yaşamdan öğrendiklerimiz bizlere Alevilerin
kadına bakışı konusunda önemli bilgiler sunuyor: Anadolu Alevi-Bektaşi
geleneğinde var olan kadın günümüze boy vermiştir. Bacıyan-
ı Rum'un Kadıncık Ana'sından, el alan kadınlarımız, aydınlanma
devriminin öncüsü olmuşlardır. Günümüzde çeşitli siyasi partilerde,
sivil toplum örgütlerinde, sanatta seslerini duyurmayı başarmışlardır.
Alevi
ve Bektaşi toplumlarında kadının konumunun önde olması, Alevi
ve Bektaşi öğretilerinin eseridir. Hacı Bektaşi Veli'nin yarattığı
Kadıncık Ana'dan günümüze gelen kadınların yaşamlarında hep
mücadele egemendir. Alevi ve Bektaşi kadınların yollarını
açan Alevi öğretisidir. Çünkü Alevi öğretisinde kadın dünyadır,
doğurandır. Onu yaratan, doğurgan yaratmıştır. O nedenledir
ki; Alevi inancında kadın erkek yaşamın her alanında yan yanadır.
Ceme birlikte katılırlar, semahta yan yana dururlar. Kadınlar,
erkeklerle kanat çırparlar. Cemde demi kadınlar sunmaz ama
onlar lokmacıdır. Semah sonunda erkek, kadının ayağına değil
omuzuna niyaz eyler.
Aleviler,
çocuklarını kız-erkek demeden okuturlar. Çocuklarını yetiştirirken;
kız-erkek ayrımı düşünmezler ve yaşam öğretilerinde öyle davranmazlar.
Bir kaymakam eşinin Doğu'da birbirine sınır olan iki kentin
köylerinde gözlemlediği olgu dikkat çekicidir:
Kaymakam
eşinin öğrendiği gerçek şuydu: Elazığ'ın bir sünni köyünde
ilkokula giden kız çocuğu sayısı çok az ya da hiç yokken,
Tunceli'nin hemen hemen her köyünde kız çocuklarının tamamı
ilkokul hatta lise mezunudur. Bu, Alevilerin kız ve erkek
ayrımı düşünmeden çocuklarının eğitimine önem verdiklerini
gösteriyor. Yazar ve eğitimci rahmetli Fakir Baykurt da, bir
yazısında şöyle yazıyor:
"Aydınlık
özlemi
Aleviliğin
asıl büyük ilkesi kadın-erkek eşitliği idi. Birlikte oturup
kalkıyor, birlikte yaşıyorlardı. Horasan'dan gelip Sulucakarahöyük'te
dergahını açan Hacı Bektaşi Veli, öpöz Türkçeyle onları diri
tutan, onları daha iyi insan kılan ilkeleri açık seçik deyimledi.
Onun 'Bilimden gidilmeyen yol karanlıktır' cümlesini dilbilgisi
açısından olumluya çevirelim: 'Bilimden gidilen yolun sonu
aydınlıktır'."
Bu
büyük koşutluğu aklı başında olan kim sevmez? Aleviler de
sevdi; o yüzden Kurtuluş Savaşı'nda olduğu gibi Cumhuriyet'in
kurulmasında, reformların yapılmasında Mustafa Kemal'i sevmeyi
sürdürdüler.
Cumhuriyet'in
okullarını sevdiler, kızlarını, oğullarını okuttular.Orta
Anadolu'da ilköğretim müfettişi olarak dolaştığım yıllarda
Alevi köylerinde hiçbir gün öğrenci devamsızlığı saptamadım.
Ailede ve ocakta, yürüyen zamana uygun görgüleri kazanan çocuklar,
okullarda akla ve bilimsel görüşe uygun bilgileri öğreniyordu.
Bugün
o çocuklar, kız-erkek hem yurtiçinde, hem yurtdışında üniversite
bitiriyor. Bu arada Aleviler, çağdaş toplumun örgütlü olmasını
çok iyi kavradığı için, kültür merkezleri biçiminde örgütlenerek
"ilim irfan yolunda" topluca ilerliyorlar.
Cumhuriyet'in
öznesi, orduların komutanı ve politik önder olarak Mustafa
Kemal idi. O köktendinciliğin sesini kesti. Alevi-Bektaşi
dergahlarını kapatmasına rağmen Aleviler, Atatürk'e kırılmadı.
Evlerinde ve ibadet yeri olan cemevlerinde Atatürk ve Hz.
Ali'nin resimlerini hep yan yana astılar. Ama asıl ne zaman
mağdur oldular? Demokrasi bozuk para gibi harcanıp demogoji
artınca. Devlette erdem kalmayınca. Demek ki, toplum olmak,
birey olmak, ulus olmak öyle sanıldığı kadar kolay değil.
Her zamanki gibi uzun bir yol var Türkiye'nin önünde. En çok
Aleviler bunun ayırdında. Alevi yurttaşlarımızın yüreğindeki
aydınlık özlemi çok büyük.
77 yılını tamamlayan Cumhuriyet, Alevi yurttaşların başına
kuş mu kondurdu? Hayır. Tersine onların başına sorunlar açtı.
Ama onlar biliyor ki, ne Alevilik, ne Sünnilik; devletin yönetimi
kesinlikle dinsellikten arındırılmalıdır. Türkiye'de bundan
böyle kardeş eşitliği yaşanmalıdır. Onlar bu büyük amaca giden
yolun çok uzak geçmişlerden gelip, çok uzun derelerden, bayırlardan
geçerek menzile varacağını biliyorlar.
Etnik
ya da dinsel köken ayrılıklarını alt kimlik ölçeğinden çıkarıp,
kafa karıştırarak, daha doğrusu Türkiye'yi karıştırarak yönetimi
ele geçirmek isteyenlerin karşısına en çok aydın Sünni yurttaşlarla
birlikte Alevi inançlı yurttaşlar dikiliyor.
BACIYAN-I
RUM'DAN BİRİ : KADINCIK ANA
XV.
Yüzyıl Osmanlı tarihçisi Aşıkpaşazade'den; o dönemin bugünkü
deyimiyle; dört sivil toplum örgütlenmesini öğreniyoruz. Aşıkpaşazade,
çağında, Küçük Asya'da dört zümrenin yaşam tarzından söz ediyor.
1
- Gaziyan-ı Rum: Savaşcı sınıf
2
- Ahiyan-ı Rum: Zanaatkar sınıf
3
- Abdalan-ı Rum: Abdaııar, dervişleri
4 - Bacıyan-ı Rum: Bacılar da kadınlar sınıfını temsil ediyor
Türkmen
kadınının eski Türklerde etkin bir ağırlığı vardı. Bu göçer
cemiyette, kadının, haremin rahatlığına alışmış ve istirahate
çekilmiş, işi gücü olmayan kentli kadın ile karşılaştırılabilir
hiçbir yanı yoktur.
Göçer
kadın, eğerli ata binip inmeyi, erkekler ava veya yağmaya
gittiğinde abanın düzenine göz kulak olmayı, sürüyü ve abayı
yabani hayvanlardan korumayı bilmek ve gerektiğinde, saldırganIara
karşı abayı savunacak güçte olmak zorunda idi. Böylece kadın
savaşçı bir amazon olmuş oluyordu. Dede Korkut kitabında Türk
kadınları hep böyle anlatılır.
Ahi
toplantılarında da kadınlar vardır. Merv hakimine karşı savaşta
da yer alırlar. Bunlar özellikle cemiyetin bir şekilde dışladığı
işlerle uğraşan kadınlar;- sosyal savaşta Ebu Müslim'in yanında
etkin bir yeri olan Sitt- i Tekülbaz gibi dansçı ve şarkıcı
kadınlardır.
Bacıyan-ı
Rum arasında, tarihçi, Hacı Bektaş'ın "manevi kızım" dediği,
Hatun Ana'yı anıyor: O, mücerred Veli'nin kerametlerini aktardığı
kişidir. Veli'nin ölümünde, kabrini yaptırmış ve müridi Abdal
Musa'nın yardımı ile ilk Bektaşi tarikatının temellerini atmıştır.
Ömer
Lütfi Barkan, Trakya ve Balkanların fethi sırasında kolonileştirici
dervişler ve onların zaviyeleri üzerine tanınmış makalesinde,
"arşiv belgelerinde geçen Bacı ya da Ana lakablı birçok kadın
bulunduğuna" işaret ederek, iki Kız Bacı, Ahi Ana, Sagrı Hatun
ve Sagrı Hatun Zaviyesi, Hacı Fatma, Hacı Bacı, Hindu Bacı
Hatun, Süme Bacı adlarma dikkat çekmektedir. Barkan'ın incelediği
arşiv belgelerinde yer alan bu kadınların hepsi, tekke ve
zaviye yönetiyorlardı. Yani kadın tekkelerin in 'şeyh'leri
idiler.
Arşivler,
tarihçi Aşıkpaşazade'nin tanıklığını doğruluyor ve bu, bizi,
kadınların sosyal işlevleri üzerine ayrıntılara doğru götürüyor.
Bu
Bacıyan-ı Rum kadınlarından, Aşıkpaşazade'nin Hatun Ana olarak
andığı ve Hacı Bektaş'ın Velayetname'sinde de Kadıncık veya
Kadıncık Ana olarak geçen birini daha yakından tanıyalım.
KADINCIK
ANA
Kadıncık Ana, Aşıkpaşazade'nin sözünü ettiği, Hacı Bektaş'ın
manevi mirasçısı ve Abdal Musa ile birlikte ilk Bektaşi tarikatının
kurucusu olan Hatun Ana ile aynı kişi olmalı. Tarihçinin tanıklığından
sonra, Veli'nin Velayetname'sinde yeralan bilgileri gözden
geçirelim:
Velayetname'de
birbirinden ayrılması gereken iki kadın yer almaktadır.
Öykünün
başında, Hacı Bektaşi Veli, bir güvercin donunda yere ineceği
Diyar-ı Rum'a doğru yola çıkarken, sayıları elli yedi bin
olan, Rum Erenleri'ne, Rum ülkesi dervişlerine, mana aleminden
kardeşlik selamı gönderir. Onların Gözcü'leri Karaca Ahmet'dir,
fakat selamı alan, yalnızca bir kadın, Fatma Bacı olur.
Fatma
Bacı; Karaca Ahmet'in müridlerinden Sivrihisarlı Seyyid Nureddin'in
kızıydı. Hacı Bektaş'ın selamını aldığı sırada dervişlere
aş hazırlamaktaydı. Ayağa kalktı, ellerini göğsüne koyarak
üç kere rükua vardı. Dervişler, kimi selamladığını sordular;
onlara, o an öte aleme geçmiş bulunan bir Horasan dervişinin
selamını aldığını söyledi.
Bu
Fatma Bacı'yı, Velayetname'nin başlıca kişilerinden biri olan
bir başka kadın çehresi, Kadıncık ile karıştırmamak gerekir.
Bu sonuncusunun adı Kutlu Melektir ve Çepnilerdendir.Yunus
Mukri'nin oğlu idris'in karısıdır. Çepnilerden olan Yunus
Mukri Sulucakaracahöyük yakınına konmak üzere ana koldan ayrılmıştı.
Kadıncık yeni gelenin bir Veli olduğunu anladı ve kocasını
bundan haberdar etti; onu köyün yedi evinden biri olan konutlarına
almaya karar verdiler. Fakat, Kadıncak Ana ile Hacı Bektaşi
Veli'nin konusunda iftiralar yayarak ondan kurtulmaya çalışacak
olan, İdris'in erkek kardeşi Sarı, bu konuktan hoşlanmamıştı.
İdris, bu dedikoduları kaale almadı ve onlara inanmadı. Az
zaman sonra, bir olay, Saru'ya ve öteki köylülere Hacı Bektaş'ın,
bekar yaşayan münzevi bir mücerred olduğunu gösterdi.
Velayetname,
Kadıncık'ın babasından pek çok mal kalmış, zengin bir kadın
olduğunu söylüyor. Fakat o, servetini dervişlere yardım için
harcadı ve kısa zamanda sırtındaki gömleğinden başka bir şeyi
kalmadı. Nihayet, bir gün Hacı Bektaş, Horasan'dan gelen bir
kalender topluluğunu ağırlamasını isteyince, Kadıncık, onlara
sofra hazırlamak için, kalan son gömleğini de verdi ve örtünmek
gereğini duyarak, elemek fırınına girdi. Fakat Hacı Bektaş'ın
bir kerameti ona bir yük giysi sağladı ve böylece konuklara
"Hoş geldiniz" demeye çıkabildi.
Kadıncık,
Hacı Bektaş'ın abdest aldığı suyu içti. Veli'nin burnu kanamış
ve suya birkaç damla kan damlamıştı. Kadıncık, bundan hamile
kaldı ve dünyaya iki erkek çocuk getirdi: Habib ve Hızır Lale.
Alışılmışın
dışındaki bu doğumlar, Bektaşiler ve Aleviler arasındaki ayrılığın
da başlangıcı oldu. Aleviler döl ile gelen soy, bel evladı,
görüşünü benimsediler. Bu soydan gelmiş olanlara Çelebi dendi.
Kadıncık, "Fatıma Ana" olmuştur; aynı zamanda Erenler Anası,
"dervişler anası"dır. Gençliğinde adı Kutlu Melek olan Kadıncık,
bir topluluğun manevi anası olmuş, Ana unvanı yüceltici bir
müslüman ad olan, Fatıma adını almıştır. Velayetname'nin söylenceli
anlatımı ile tarihçi Aşıkpaşazade'nin söyledikleri arasında
ortaklıklar görülmektedir.
Hacı
Bektaş'ın manevi mirasçısı, geleneğin Kadıncık Ana adını verdiği,
tarihçinin Hatun Ana olarak andığı, bir kadındır ve Bacıyan-ı
Rumdan biri iken, bir dervişler topluluğunun manevi anası
olmuştur. Veli'nin kabrini yaptıran; müridi Abdal Musa ile
ilk Bektaşiler tarikatının temelini atan da odur.
Ömer
Lütfi Barkan'ın incelediği arşiv belgeleri, zaviye ya da tekke
"şeyh"i kadınların, varlığını gösteriyor. Bu kadınlar, Bacı
ya da Ana unvanıyla tanınıyorlardı. Aynı şekilde bir Ahi Ana
da bulunmaktadır.
XIV.
ve XV. yüzyılda Küçük Asya'da kadın loncalarının varlığı,
belgeler ve tanıklıklarla kanıtlanmış durumda. Bu loncalar
sonraki yüzyıllarda niçin yok oldular?
Osmanlı
İmparatorluğu'nun siyasi durumunda ilerleme gözle görülebilir
biçimde idi ve önceki yüzyılların sosyal kurumlarında onda
yer yoktu. Fetihlerden ve "yeniçeri ordusu" gibi ordu birliklerinin
kuruluşundan sonra, gazilerin meslek loncalarına gerek yoktu.
Ahiler ve abdallarla birlikte, tıpkı Ahiler gibi, sosyal kurumlarla
bazı tasavvufi tarikat oluşumları arasında bir uzlaşmayı temsil
eden Bacıyan-ı Rum da ortadan çekildi.
Ancak
Bektaşi tarikatı içinde, kadın özgürlüğünü ve kimliğini koruyabildi.
Kadınlar, bu topluluk içinde etkin olabildiler. Erkeklerle
birlikte "cem"lerde yer aldılar; topluluğu ilgilendiren kararlara
katıldılar. Aralarından kadın ozanlar çıktı. Dini törenlerde
On iki Hizmetlerde etkin katkıları devam etti.
Bektaşilerde
kadın bir arkadaş ve bir kız kardeştir. Kendilerine "Bacı"
adının verildiği toplulukta bu konumunu korumaktadır. Gerçekte
de, Bacı, Bektaşi ya da Alevi kadınlara verilmiş addır. Bacılar,
savaşa katılmayı bildiler ve genel olarak hiçbir zaman gölgeye
saklanıp kalmadılar.
Arşiv
belgelerinin bu tanıklıkları, kadının yüksek bir sosyal konumda
bulunduğunu ve saygı gördüğünü doğruluyor. Ancak Türkmen kadınlarının,
bu konumlarını, XVI. yüzyıldan sonra koruyamadıkları görülüyor.
Yine
bilim insanlarımızdan ve kadın hakları savunucularından Fatmagül
Berktay, "Tektanrılı Dinler Karşısında Kadın" adlı incelemesinde
şunları aktarıyor:
"Günümüzde
kadınların karşı çıktıkları ve mücadele etmek zorunda kaldıkları
birçok sorun, kadın ve erkek kimlikleri ve rolleri konusunda
toplum ve kültür tarafından belirlenmiş ön-kabuller ve kahpe
yargılarla, başka bir deyişle toplumsal cinsiyetle ilişkilidir.
Bu toplumsal cinsiyetle ilişkilidir.
Bu, toplumsal olarak verilmiş kadınlık ve erkeklik kalıpları
ve imgeleri, varoluşumuz açısından can alıcı bir önem taşır.
Bu imgeler, dinlerin ve kültürlerin uzun yüzyıllar boyunca
oluşturduğu geleneklerin hem ürünü, hem de parçasıdırlar.
Kendilerini dindar saymayan insanlar bile, bu imgeleri benimserler,
onlar aracılığıyla düşünürler ve gene onlar aracılığı ile
kendilerini kurarlar. Din, özellikle de tektanrılı dinler,
bu kalıpları ve imgeleri oluşturmada ve onların insanlar tarafından
benimsenerek içselleştirilmesini sağlamada belirleyici bir
rol oynar; çünkü, bu kalıpların mutlak ve değişmez, başka
bir deyişle 'kutsal' olduğunu vazeder.
İnsanlığı,
kadın ve erkek olarak biyolojik, fiziksel ve manevi açıdan
önceden belirlenmiş bir biçimde kesin olarak ikiye bölen dinsel
anlayış, belirsizlikle dolu ve düzeni her an bozulabilecek
bir dünyaya, Tanrı'nın ve onun yaratısı olduğu varsayılan
doğanın getirdiği 'kesin düzen'in simgesel ifadesidir."
Bilim
dünyasının güzel insanlarından Doç. Dr. Belkıs Temren'de,
Bektaşi ve Alevi kültürünün kadına bakışını şöyle tanımlıyor:
"Bektaşi
ve Alevi kültürü, yaşam tarzının odağına insanı koymuştur.
Kuralların insan için evrensel, cinslerin ikisini de kapsaması
söz konusudur. Cins ayrımı yapılmadan Alevi kültüründe Tanrı
herkesin Tanrısıdır, ibadet herkes içindir, bu nedenle kadın-
erkek beraber ibadet eder."
"Kadının
da erkek gibi, insan olarak görülmesinden doğan haklarını
tabana yaygınlaştırabilmesi ancak Cumhuriyetin ilanıyla mümkün
olabilmiştir. Bektaşilerin Cumhuriyetin ilanını büyük sevinçle
karşılamaları ve kutlamalarında, alıştıkları yaşam tarzının
Cumhuriyet ilkeleriyle örtüşmesinin payı büyüktür."
Sevgili
İrene Melikoff, ödüllü yapıtı, "Hacı Bektaş Efsaneden Gerçeğe"
adlı eserinde, Bektaşilik için şöyle diyor:
"Bektaşilik-
Alevilik bir din değil, fakat az ya da çok eski gelenek ve
inanç bağları ile birlikte, kökeni boylara uzanan bir yaşam
biçimine dayalı sosyal bir olgudur. Bektaşiliğin incelenişi
de bir 'inanma' problemi değildir; her şeyden önce 'öğrenme,
çözümleme ve anlamaya çalışma' sorunudur."
Alevi-
Bektaşi Geleneğinde Kadın ve Günümüz Sosyal Yaşamında Yeri,
adlı çalışmamın sunumunda yaşamsal gerçeklikle yolculuğumu
sürdüreceğimi vurgulamıştım. Çalışmamın bu bölümünde Alevi
bir ailenin çocuğu olarak yetiştirilmem ve günümüz kadının
sorunlarına bakışımı sizlerle paylaşmak istiyorum.
ALEVİ
KADIN TİPLEMESİ
Alevilik
konusunda derin bir bilgi birikimine sahip olduğumu söyleyemem.
Alevi bir baba ve annenin öğretileriyle büyüdüm. Babam sözle
annem deyişlerle eğitti. Çünkü ikisinin de kaynakları zengindi.
Sözleri, deyişleri, nefesleri çoktu. Sözlerini ve türkülerini
güçlendiren müzik aletleri vardı... Halay halkasında ya da
semahta kadın-erkek yoktu, canlar vardı. O nedenle her ikisinde
de eşitlik egemendi. Üstünlüğe, anlamsız yarışa baş vurulmazdı.
Böylesi ortamda canlar, barışa, sevgiye, üretime kanat çırparlardı...
Öğretmenim
babamdı. Yaşamında hiç okula gitmemiş, "okuma yazmayı askerlikte
öğrendim" demesine karşın; adını soyadını zor yazıyordu. En
büyük amacı çocuklarını okutmaktı. Çocuklarını yetiştirirken;
erkek-kız ayrımı yapmazdı. Ağabeylerimin ve benim eğitimimde
farklılıklar yoktu. Onların yaptığı herşeyi benim de yapmamı
ve öğrenmemi isterdi. Oturduğumuz varoşta kızını ilkokula
gönderip komşulara örnek olan babamdı.
Büyüdüğüm
mahallede okula giden ilk kız çocuğu bendim. Babamı örnek
alanlar her yıl artıyordu. "Kız-erkek demeden çocuklarımızı
okutmalıyız. Hele kızlarımızı oğullarımızdan daha çok okutmalıyız.
Erkek çocuğu sokağa bıraksan ekmeğini taştan çıkarır. Kız
çocuğu öyle midir? Eğitimsiz insandan her türlü kötülük beklenir.
Eğitimli insanı kim kandırır. Kim onu kötülüklere bulaştırır"
derdi.
Yaşamın
ilk adımları atıldı. Önce okuIlar bitti. Yaşamda okullar ve
öğretmenler çoktu ... Liseyi bitirdiğimde "Gel bakalım, artık
dem almanın zamanı geldi. Artık içki içmeyi öğrenmelisin.
İçki içmek bir sanattır. Kadeh tokuşturmanın bile anlamı vardır.
Taşıyabileceğin kadar içmelisin. İçki sana değil, sen ona
egemen olmalısın. Masadan oturduğuna yakın kalkmalısın" öğütleriyle
ilk içkiyi birlikte içtik. Alevilikte sanat yasak olmadığı
için çocuklarını bu alanlarda yasaklarla büyütmezler ..
Babamla,
annem eğitirken; çaktırmadan bir işbölümü yapmışlardı sanki.
Babam, dik duruşu, onuru, yalansız dolansız olmayı, annem,
"İncinsen de incitme" sözünü anımsatarak barışı, sevgiyi ve
saygıyı aşıladı. Annem sıkça; "Gel ha gönül havalanma/ Engin
ol gönül engin ol" türküsünü çığırır, babam da sözle tamamlardı:
"Engin olmak zenginliktir"...
Babam
sözle eğitirken; yiğitlik duygusu aşılardı: Alevilerde var
olan bir sözü hep anımsatırdı: "Aslanın dişisi de aslandır."
Pir
Sultan'ın direnişçi özünü çok severdi. Onun kadınlar için
söylediği bir dörtlüğü hep söylerdi:
"Gel benim ey güzel servi çınarım
Yüreğime ateş düştü yanarım
Kıblem
sensin, yüzüm sana dönerim
Mihrabımdır kaşlarının arası..."
Hacı
Bektaş'ın "Kadınları okutunuz!" sözünü her toplulukta söylerdi.
Tüm Aleviler gibi babam ve annem de bizlere çocukken Alevilik
aşılamadılar, ceme götürmediler. Bizlere sevgiyi, hoşgörüyü
ve paylaşımı, kendimizi anlatmayı öğrettiler. Alevilerin üç
güzeli saz, söz ve semahla büyüdük ...
Alevilerin
yaşam biçiminde tek evlilik esastır. Boşanan erkek ve kadın
düşkündür. Ceme alınmaz. Karısını boşayan erkeğe katı kurallar
uygulanır. Oysa, kocasını haklı nedenlerle boşayan kadına
daha hoşgörülü davranılır. Çok eşlilik yoktur. Kentleşmeyle
birlikte Aleviler de boşanma konusunda daha hoşgörülü davranmaya
başladılar.
Aleviler
cinslerin eşitliğinden yana oldukları için çocuklarını sayarken;
"İki çocuğum var. Üç de kız" demezler. Aleviler "beş çocuğum
var" derler. Kız çocuğunu kurtarmanın yolunun eğitimden geçtiğine
inanırlar. Anadoluda yatılı okullara giden kızların çoğunluğunun
Alevi olduğu bir gerçektir.
Aleviler
Anadolu'nun dağlık bölgelerinde yaşadıkları için imece vardır.
Alevilerdeki uzun yıllar saklanmışlık, Alevi oluşlarını özgürce
haykıramamaları muhalefetçi ruhu egemen kılmıştır. Anadolu'da
kadın çok farklılık göstermiyor. Bakın halıya, kilime, oyaya,
yazmaya; aslında iç dünyasını, toplumsal konumunu, acılarını,
sevinç ve özlemlerini yansıtıyor. "Cemalim" ağıdını yakan
Ürgüplü Şerife Ananın, "Şarkışla'ya düşürmesin / Allah Sevdiği
Kulunu" ağıdını yakan kadından, Hemşinli Nokta Ana'nın "Gül
Ali" ağıdı arasında ne etnik, ne mezhepsel fark vardır. İkisi
de Kibele'nin soyundandır.
Alevilerde
MUSAHİPLİK kurumu vardır: Bu "yol kardeşliği" anlamında kullanılır.
Bu kardeşlik "kan kardeşliği", "kan yolu ile olan akrabalık"
dışında kurulan sosyal-toplumsal bir akrabalıktır. "Kan bağına"
dayanan "akrabalık" bir anlamda zorunlu bir akrabalık iken,
bu türdeki akrabalık tamamen gönüllülük esasına dayalı bir
akrabalıktır.
Musahip
ailelerin çocukları, birbiriyle evlenemezler. Bu, kardeşlik,
dostluk ve insanların barış içinde yaşamalarına yardımcı olan
bir kurumdur. Evlenen çiftler, başka evli çiftlerle musahiplik
kurarlar. Bu kurum günümüzde kırsal kesimde de önemini korur.
Kentlerde musahiplik kurumuna fazlaca rastlanmamaktadır.
Alevilikte
kadınları dövmek (ince ya da kalın çubukla) bir hak olarak
görülmez. Alevilerde kadın dövülmez mi? Dövülür. Çünkü erkek
egemen toplum birbirine benzer ve etkilenir. Kültürel durumla
aşılan bir konudur. Ama kadınları dövme bir hak olarak erkeğe
verilmemiştir.
Alevi
kökenli olmak benim için yaşamı algılamak bakımından bir zenginlik
oldu ama hiçbir zaman bu unsurları siyasi kimliğimle ön plana
çıkarmadım. Köklerimi besleyen Anadolu suyu, gerek siyasal,
gerekse sendikal yaşamda geniş kitlelere ulaşıp onlarla diyalog
kurmama mutlaka yardımcı olmuştur. Bana öyle geliyor ki benim
için asıl avantaj siyasete örgüt tabanından başlamış olmaktı.
Arkamda büyük bir sendikal güç vardı.
GÜNÜMÜZ
SOSYAL YAŞAMINDA KADININ YERİ
Ülkemizde
sendika ve siyasette kadın olmak önemli bir olgu. Toplumsal
mücadeledeki kadını Alevi diye tanımlamak doğru olmaz. İkisi
de evrensel uğraş olan sendika ve siyasette kadının konumunu
sizlerle paylaşmak istiyorum. Burada bir gerçeği gözardı etmemek
lazım...O da şudur: Alevi kadınların ülkemizdeki toplumsal
mücadelede önderlik ettiği alanların çokluğudur. Bunu sağlayan,
Alevilikte kadının ikinci sınıf yurttaş olmaması, erkekle
eşit yetiştirilmesi ve yaşama katılımıdır. Bu durum Alevi
kadınları için önemli bir artıdır ve toplumsal mücadeledeki
konumları adına şanstır...
KADIN
VE SENDİKA
İşçiler: Ülkesi, ulusu, dini, mezhebi, siyasal görüşü, ana
dili, rengi, uğraşı, cinsiyeti, yaşı ne olursa olsun, bütün
işçilerin beklentileri ortaktır. Ve onları bir arada tutan
bu beklentileridir. Kadın ve sendika, kavramları ülkemizde
yeterince algılanmış değildir. Herkes bu sözcüklere kendince
anlamlar yüklüyor. Sendikacı denilince; ülke ekonomisini bilmeyen,
yürüyüşlere katılan, yerli yersiz masaya yumruğunu vuran,
yalnızca grev yapmayı bilen, ülkedeki tüm olumsuzlukların
nedeni olarak gösterilen tespihli, bıyıklı insanlar akla geliyor.
Oysa sendikacılar, ülke ekonomisini yakından izleyen, işçileriyle
bütünleşen, çalışma barışına katkıları yadsınmayan, kendini
geliştirmeye çalışan, işçi kökenli, yurtsever insanlardır.
Kadın çalışma yaşamına endüstri devrimiyle girmiştir. Ama
sendikalarda kendilerini göstermeleri bir hayli gecikmiştir.
Neden sendikacılık erkek işi olarak algılanmakta? Çünkü ilk
ve en eski sendikalar erkeklerin yoğun olarak çalıştığı iş
kollarında; madencilik, demir-çelik, gemi yapımı, dokuma endüstrisinde
v.b. başlamıştır. Giderek bu iş kollarının önemini yitirmeleri
sonucu beyaz yakalılar sendikacılığın gelişmesinde etkili
olmuştur.
Ülkemizde
kadınların, sendikalarıyla bütünleşmesi, çalışan kadınların
sorunlarının çözümü ile mümkündür.
Çözüm:
İstihdam politikaları oluşturulurken, kadınlar sessiz ve yedek
işgücü olarak düşünülmemeli, kadınların çalışma hakkı, toplumsal
sorumlulukları ve işlevleri de göz önünde bulundurularak,
çağdaş toplumların kurumsal yapıları ile desteklenerek korunmalıdır.
Analık durumunda kadının işini ve mesleki kariyerini koruması
ile ilgili yasal düzenlemeler yapılmalıdır. Kadının örgütlenme
hakkını kullanabilmesi için örgütlenme önündeki engeller kaldırılmalıdır.
Kayıt dışı sektörde, güvencesiz, korumasız ve düşük ücretle
çalıştırılan kadınların emekleri korunmalıdır.
12 Eylül sonrası ülkemizde hızla örgütlenen kamu çalışanları
sendikalarının önemli kadın önderlerinin Alevi olduklarını
öğreniyoruz. Bu da bize Aleviliğin değil Alevilerin siyasallaştıklarını
gösteren önemli bir durumdur. İşçi sendikalarında, demokratik
kitle örgütlerinde öne çıkmış Alevi kadınların varlığını biliyoruz
...
KADIN
VE SİYASET
Kadının siyasi yaşama girişi Cumhuriyet devrimleri sonrasına
rastlar. Kadın hakları ülkemizde konuşulurken, yasalarda yer
alırken; birçok Batılı ülkede henüz kadın haklarından söz
edilmiyordu bile ... Ülkemizde kadınlara seçme ve seçilme
hakkı 5 Aralık 1934'te verildi. Cumhuriyet Türkiyesinde örgütlerin
hepsi erkekler tarafından kurulmuştur. Kuruldukları mekanlar
da erkeklerin yoğun yaşadığı mekanlardır: Örgütün kuruluş
aşamasında tartışmaların içinde yer almayan; örgüt harcının
karılmasına katılmayan kadınlarımız; doğallıkla bir örgütsel
kimlik edinmemektedir. Örgütlerin hemen hepsi erkekler tarafından
kurulduğundan, erkek egemenliği tartışmasız olarak öne geçiyor.
Ancak kadınlar yine de erkek egemen yapıya rağmen uğraş veriyor.
Bu sözlerimizin kanıtı 550 kişilik TBMM'de 13 kadın milletvekilinin
oluşudur.
Ülkemizde
erkek egemen bakış, yaşamın her alanına yansımaktadır. Dinimiz,
geleneksel aile yapımız, bu bakış daha da güçlendirmektedir.
Bu bakıştan, en çok da "milliyetçi muhafazakar" politikalar
yararlanmışlardır. Nitekim bu bakışın ağır bastığı siyasal
partilerde, önder, kadın bile olsa, tavır "erkek"cedir, Yazısız
yasalar çoğu kez yazılı yasaların önüne geçmektedir. Örgütler
erkeklerin yönlendirme ve egemen bakışı nedeniyle çok az sayıda
kadını, göstermelik olarak barındırmaktadır.Yoksa hiçbir örgütün
tüzüğünde erkekler egemen olacak diye bir hüküm yoktur.
5 Aralık 1934'te kadınlarımıza seçme ve seçilme hakkı yasal
olarak tanınmıştır, ancak yasalarda varolan bu hak, yaşama
tam anlamıyla yansımamıştır. Kadınlar onlarca yıldır sadece
seçme eylemiyle tanışıktır. Seçme ve seçilme eylemini birlikte
yaşama dönüştürmelerinin tarihi çok yenidir. Yalnızca siyasi
partilerde değil, kuruluş amacı ne olursa olsun, eğer kadınlarca
kurulmuş değilse, kitle örgütlerinde de durum budur.
Gelişmiş
ülkelerdeki kadının toplumsal yaşamın her alanında üstlendiği
görevle; azgelişmiş ve gelişmekte olan ülke kadınlarının durumu
önemli farklılıklar gösteriyor. Örneğin gelişmiş ülke kadını
politikaya giriyor. Tabandan başladığı mücadeleyi tepelere
taşıyabiliyor. Azgelişmiş ülkede babadan, kocadan bırakılan
bayrak taşınıyor. Bunlar da ekonomik olarak güçlü aileler.
Bunlara örnek Pakistan ile Benazir Butto'dur... Gelişmekte
olan ülkelerse, her ikisine de benziyor ya da benzemiyor.
Kendince farklılıklar taşıyor.
Siyasi
parti, sendika ya da demokratik kitle örgütü, hangisi olursa
olsun, hepsinin ortak yanı örgütlü yapı oluşları.Erkek de
kadın da örgütün içinde örgütsel kimliğini kazanır. Örgütle
bütünleşmesi, onu ikinci evi görmesi kayıtlı üye olmasıyla,
olmuyor. Kadınların da aktif üye olmak, yönetim organlarına
seçilerek dünyasını geliştirmek hedefi olmalı.
Örgütlü
yapılardaki yetişmiş kadınları politikaya taşımak, artık bir
zorunluluktur. Öncelikle bu anlamda yasakların kaldırılması,
çağdaş demokrasinin altın kurallarıyla yaşama dönüştürülmesi
önemlidir.
Biraz
da özeleştiri yapalım; kadınları amaçlarından kırılgan oluşları
uzaklaştırıyor: Kadınların ne yazık ki, yanlış bir onur anlayışı
var, Onur, çabucak kırılacak tabak çanak gibi bir şey değildir.
Kadınları üzmek ve amacından uzaklaştırmak çok kolay oluyor.
Oysa, özgür olan kadını, kimse kolay kolay incitemez. O sıradan
saldırılara karşı sabrını, öfkesini sakinlikle aşarsa başarılı
olur. Kadınlar, başkalarının kendisini üzemeyeceğini öğrenmeli
ve amaçlarından uzaklaşmamalıdırlar.
ÖNDE
OLAN KADINLARIN ÇOĞU ALEVİ
Ülkemizde
toplumsal mücadeledeki kadınların köklerine baktığımızda Alevi-Bektaşi
inancıyla yetişen kadınları toplumsal mücadelenin üst noktalarında
daha çok görüyoruz.Özellikle, kırsal kesimde ve kentlerin
varoşlarında dar gelirli ailelerin kızları ve kadınlar toplumsal
mücadeleye çabuk alışıp, seçip seçiliyorlar. Onların en zor
alanlarda ülkenin ses duvarını aştıklarını görüyoruz.
Alevi
ve Bektaşilerde kadına bakış eşitlik temeli üzerine kurulsa
da Alevi kadınların aldıkları yolun fazla olmadığını görüyoruz.Türkiyeli
kadınların toplumsal konumunu anlatırken; ilkleri ve tekleri
sayıyoruz. Bu durum etnik, mezhepsel, siyasi farklılıkları
ne olursa olsun; ülkemizde kadın hareketinin özlenen noktada
olmadığı gerçeğini yansıtıyor.
Alevi
örgütlenmelerini incelediğimizde kuruluş aşamasında kadınlar
az sayıda yer almaktadır ve hiçbirinin başkanı kadın değildir.
Bunun nedeni konumlandıkları sistemin kadına bakışı ile yakından
ilgilidir. Avrupa'da örgütlenen Alevi Federasyonu ileri adım
olarak bir kadın genel sekreter seçmiştir. Alevi örgütlenmelerindeki
ilk kadın yöneticiler; başkan yardımcısı (Miyase İlknur) ve
genel sekreter (Gülizar Cengiz)dir. Bu örnekler bize Alevilerin
kadına bakışını ve konumunu gözden geçirmeleri gereğini gösteriyor.
Alevi
toplumu sistemin parçası olduğu için kendi içinde eşitlikçi
olması, yeterli değil... Sistemin dışında konumlanmıyorlar.
Dinimizdeki bakışın dışında Alevi-Bektaşiliğin kadına bakışının
ayrımcılığı ret eden tavrına karşın; ülkemiz gerçekliğinden
ayrı düşünmek olanaksızdır. Alevi-Bektaşi kadın gerçekliğini,
Türkiye kadın gerçekçiliğiyle ayrı düşünmek yerine aynı düşünmek
ve anlamak bir zorunluluktur.
KAYNAKÇA
1-
Hacı Bektaş Efsaneden Gerçeğe, İst, 1998, Irene Melikoff
2-
Tektanrılı Dinler Karşısında Kadın, İst, 1995, Fatmagül Berktay
3-
Benim Kabem İnsandır, İst, 1996, Cemal Şener
4-
Geleneksel Anadolu Aleviliği, Ankara, 1998, Piri Er
5-
Alevi- Bektaşilik'te Kadın ve Feminizm, İlhan Cem Erseven,
"Alevilik Üstüne Ne Dediler?" adlı kitaptan. Ant Yayınları,
İst, 1992.
Pir
Sultan Abdal Kültür Sanat Dergisi - Sayı 43 / Mart - Nisan
2001 - Sayfa: 69-80