Kimi
acılar vardır, diner, kabuk bağlar. Sıvas'ta,1993 yılının
2 Temmuz'unda açılan yaranın acısı dinmedi, belli ki dinmeyecek.
Hemen her yılın 2 Temmuz'u, bakıyoruz, bir vahşetin, bir barbarlığın
bağrımızda oyduğu bir yerde, daha da derinlere işlemiş bir
sızı var.
Başka,
nasıl olabilir ki?
Eski
kuşak unutamaz. Ama yeni kuşakların belleklerinde yer tutsun
diye, her 2 Temmuz'da olan biteni yazıp duruyoruz: 1993'ün
Temmuz'unda bir saygın aydın grubu Sıvas'ta toplanmış, Alevi-Bektaşi
konularında tartışmışlardı.
O
toplantıda. Aziz Nesin , Müslüman dünyada ve bu arada
bizde, kimi çapraşıklıkları ve ilkellikleri sergileyen, -bu
arada mizahın tuzu ve biberinin de karıştığı- nefis bir eleştiride
bulunmuştu. Başkalarının inancına saygıyı elden bırakmayan,
ama mutlaka üstünde dikkatle durulması gereken bir eleştiriydi.
Ertesi gün, bir şeriatçı gürûhu, bu eleştirileri içeren konuşmayı
bayrak edip, "Müslüman Türkiye" adına, Aziz Nesin'in
ve bir bölük aydının kaldığı Madımak Oteli'ni kuşatıp düpedüz
yaktılar.
Yalnız
Aziz Nesin'in canını kurtardığı, kurtarabildiği olayda, 37
aydın, şair ve sanatçı yandı gittiler: Asım Bezirci, Behçet
Aysan, Hasret Gültekin, Nesimi Çimen, Metin Altıok , kalemimize
ilk takılanlar. Yüreğimiz elvermediği için, gerisini getirmiyoruz...
Ayrı
bir dram da, olayın asker-polis, devlet güçlerinin gözleri
önünde cereyan etmesi.
Çağını
yitirdiği için alınlarına "battal" damgası vurulan
şeriatçıların, o olayda attığı sloganlar içinde yüreğimizi
en çok yaralayanı, Sıvas Kongresi'nin yapıldığı binanın önünde
atılan şu slogan olmuştu: "Cumhuriyet burada kuruldu, burada
yıkılacak!"
Tehlikenin
boyutlarını fark edebiliyor musunuz?
*
O
katillerden yakalananlar yargılanıp hapsedildiler. Ne var
ki, cezalarının tümünü çekmeden salıverildiler. Tutulamayanlar
da oldu ki yurtdışında elan dolaşıp dururlar...
Sıvas'taki
vahşet, aslında her şeyden önce, aydın düşünceye, Cumhuriyete
karşıydı. Başta Alevi aydınlar, buradan hareketle, o cinayetin
işlendiği ve şimdi de et lokantasına çevrilmiş Madımak Oteli'nin
bir müzeye dönüştürülmesini istiyorlar son yıllarda. Yerinde
bir istektir. Ama herkesten önce, Sıvas kenti, onun belediyesi,
öne düşüp beldenin alnına çalınmış bir lekeyi -bir ölçüde-
silmek için, bu tasarının gerçekleşmesine omuz vermelidir.
Bugüne değin bir ses çıkmadı, ama bir gün olacak. Ne var ki
ileriye doğru giden yolda, ilk yapılması gereken de laik ve
demokratik Cumhuriyetin düşmanlarının tasfiye edilmesidir.
1950'lerden başlayarak, gitgide palazlanan bu düşmanlar, en
güçlü zamanındalar. Temsilcileri de AKP'dir, iktidardadır.
Dışarıdan
ve içeriden kuşatılmış olan Türkiye'de ilk yıkılması gereken
de, bu iktidardır.
Yurdumuzda
Alevi-Bektaşi topluluğunun, Cumhuriyet, demokrasi ve laiklik
düşüncesi ile nasıl içli-dışlı olduğu pek bilinen bir gerçektir.
Onların laik ve demokratik Cumhuriyetin hasmı değil, savunucusu
olmaları, ne bir özentidir ne de -kimi zaman söylendiği gibi-
"egemen sınıfların bir oyunu" değildir. Alevilerin
ve Bektaşilerin hakkı teslim edilmeli!
22
Temmuz seçimlerinde bir yol ağzındayız.
Partiler
aday listelerinde, Alevilerle Bektaşilere hakları olan ilgiyi
ne kadar göstermişlerdir? AKP'nin yaptığı, bir vitrin numarasıdır,
bunu yutmamalı. Acaba CHP, ne ölçüde bir sıcak ilgi gösterdi?
Ama önemli olan, Alevilerle Bektaşilerin seçim sandıkları
önünde alacakları tavırdır, bilinçleridir. Onlar, kendilerine
iltifat edilsin ya da edilmesin, Cumhuriyetin laik ve demokratik
mirası ile düşmanlarını birbirinden ayırıp oyunu ona göre
kullanacaklardır. Hem şunu bilecekler ki, 22 Temmuz'da işler
tersine dönerse, ondan ilk zarar görecek olanlar, Alevilerle
Bektaşiler olacaktır...
Server
TANİLLİ
Cumhuriyet,
29.06.2007
Server
Tanilli: 2 Temmuz'u Hatırlarken
1993
yılında, Nâzım Hikmet'i ölümünün 30. yılında anmak için,
Strasbourg Türk Etütleri Enstitüsü'nde bir sempozyum düzenlemiştik.
Onunölüm gününe, 3 Haziran'a yakın bir tarihte, Türkiye'den,
Fransa'dan ve Rusya'dan yığınla aydın bir araya gelmiştik.
Büyük
şairi tanıyıp dostluğunu tatmış olan, ressam Avni Arbaş
ile yazar Radi Fish'ten, anılarını dinlerken aldığımız zevki
anlatmak güçtür.
Türkiye'den
gelenlerden biri de Asım Bezirci idi; ve Nâzım Hikmet'in
şiirinin unutamadığımız bir değerlendirilmesini dinlemiştikondan.
Toplantının
sonunda, hepimiz, bir kez daha buluşmak vaadiyle ayrıldık.
Bir ay doldu, dolmadı; 2 Temmuz'da Sivas'ta olan bitenler
gelip bize ulaşıyordu: Sivas'ta, Pir Sultan Abdal Şenlikleri
içintoplanmış aydınlardan 35'i, kaldıkları Madımak Oteli'nde,
bir şeriat güruhunun çıkarttıkları bir olayda, diri diri
yakılmışlardı. Bahane,Aziz Nesin'in, Salman Rüşdi 'nin "Şeytan
Ayetleri" adlı kitabını yayımlamayı istemesi idi. Aslında,
bahane bizzat bu şenlikti.Madımak Oteli katliamında kaybettiğimiz
aydınların listesi de Nesimi Çimen, Metin Altıok, Behçet
Aysan diye başlıyor ve devamediyordu.
Bir
ay önce vedalaştığımız Asım Bezirci de vardı aralarında...
Açılan,
yüreklerimizde -bugün de kanayan- bir yara değildi yalnız;
Cumhuriyet tarihinin en karanlık ve utanç dolu sayfalarındanbiriydi.
Bugün de, söz konusu katliamın üzerinden 13 yıl geçmiş durumda
ve acı da, utanç da eksilmeden...
**
Olayın
üstünden geçen onca yıl sonra, bilanço, -dünü ve bugünü
ile- şöyle:
Olay
üzerine, 124 kişi hakkında dava açıldı; onlardan, sadece
33'ü, " içeride" cezasını çekiyor; 52'si bırakıldı, 8'i
hiç yakalanmadı, çoğuhafif cezalarla kurtuldu.
Özetle,
Sivas sanıklarının dörtte üçü serbest.
Sivas kurbanları anısına Madımak'ın "müze" olması isteniyor
yıllardır; onun getireceği -bir parça- teselli bir yana
atılmış, "kebaplokantası ''na dönüştürülmüştür.
Hükümet
cihetinde de ağızlar mühür...
Her
şey Sivas'ı unutturma üstüne!
Kaybettiğimiz
şair Metin Altıok'un kızı Zeynep , 2 Temmuz günlü Milliyet'te,
bahis konusu unutturma gayretlerine isyan ediyor veaydınlara
sitem ediyordu:
"Aydınlarımız,
sanatçılarımız var. Bunca yıldır birkaç istisna dışında
karanlık ve çaresiz bir yalnızlıkla baş başayım".
"Daha
fazla yalnız kalamayız, artık daha fazlası olamaz" derken
itirazlarla karşılaşmış; "Bu konuyu ısıtıp ısıtıp gündeme
getirmeyinartık" diye söyleyen aydınlarla yüz yüze gelmiş.
Oysa "Hesaplaşılmamış ve özrü bütün bir toplum tarafından
paylaşılmamış bir tarih, enindesonunda ayağa dolaşır. Bunu
unutturmamak gerek" diyor Zeynep.
Ve
sözü burada "aydın" kavramına getiriyor; ve Metin Altıok'un
çarpıcı fikirleriyle karşılaşıyoruz. Ona göre, "Aydın olmaya
giden yolmuhalif olmaktan geçer. Muhalefet ise tavır koyarak
yapılır. Doğru adına, iyi ve güzel adına yanlışın, kötü
ve çirkinin üstüne gitmeyen kişiaydın değildir.''
Oysa,
"Türk aydını kimi muhaliflerin başına gelenden ürkmüş ve
nemelazımcı bir konuma düşmüştür. Bu konuma düşenler bir
dereceyekadar bağışlanabilirler. Ama uzlaşmacı aydınlar,
-bu nasıl aydın olmaktır bilinmez- her tür değere musallat
bir kültür zararlısınadönmüşlerdir".
Bu
tiplere karşı çıkmalıyız.
Sivas
olayı, Kubilay olayından sonra, Cumhuriyet'in 70. yılında
tarihimize kara bir leke olarak geçmiştir. Bu olayı hiçunutturmamak,
hep hatırlatmak ise aydınların görevidir. Böyle yapmak,
hiç de "yarayı kaşımak ya da intikam almak değil, ülkemizikaranlık
bir geleceğe teslim etmemektir".
Metin
Altıok'a göre, "aydın sorumluluğu ve etkinliği bir toplumun
lokomotifidir".
Örneklerden
de anlıyoruz ki, sözde aydınlarımızdan, durmadan köstekler
ve aydınlığı gölgelemek geliyor. Oysa, Zeynep'e göre, güneş
balçıkla sıvanmaz!
"Bir
yarım umuttur elimizde kalan, göğüslemek için karanlık yarınları..."
Zeynep
Altıok'un düşüncelerini bölüşmemek olur mu, sevgili okurlar?