Türkiye
tarihinde çok sayıda katliam vardır. Bunlardan biri de halen
dumanları yükselmeye devam eden 37 kişinin yaşamını yitirdiği
Madımak Katliamı. Katliamın 13'üncü yılında halen devlet
erkanından resmi açıklamalar ve Alevilerin beklediği özür
gelmedi. 2 Temmuz 1993 yılında Pirsultan Abdal Kültür Şenlikleri'nin
4'üncüsünün kana bulanması nedeninin ardında geçmişten gelen
ve derin devletin de körüklediği Alevi-Sünni çatışması bulunuyor.
Sivas,
Yozgat, Çorum, Amasya, Tokat, Erzincan ve Dersim'in oluşturduğu
coğrafi bölgede tarih boyunca Alevi, Sünni, Ermeni, Kürt,
Türkmen, Zaza gibi etnik ya da inançsal topluluklar iç içe
yaşadılar. Bu coğrafyalarda yaşayan insanlar tarih boyunca
2 Temmuz'da yaşanan katliam gibi birçok katliama tanıklık
etti ve yaşadı.
2
Temmuz 1993 Sivas katliamı sırasında ölü diye morga kaldırılan
Pirsultan Abdal Kültür Derneği Ankara Şube Başkanı Serdar
Doğan, 'Madımak, bir utanç abidesi ve bizim bütün insanlığa
karşı ayıbımız olarak yanmaya, bu Meclis'in de insani yanlışı
olmaya devam edecek' dedi. Sivas Katliamı sırasında otelde
yanarak can veren büyük halk ozanı Nesimi Çimen'in oğlu
ozan Mazlum Çimen de Madımak Oteli'nin kebap salonu
olarak kullanılmasının büyük bir terbiyesizlik olduğunu
söyledi. Katliamın yıldönümü vesilesiyle Doğan ve Çimen'le
konuştuk.
Olaylar
nasıl başladı?
Şehre
ilk indiğimizden itibaren başladı saldırılar. Medresede
kurduğumuz standlara saldırılar başladı; sattığımız kitap
ve kasetlerin sanatçılarına küfürler, dışardan alıp getirdikleri
Hz.Ali, On İki İmam posterlerini yırtmalar, askılı giyen
bayan arkadaşlara sözlü saldırışlar gibi fiili durumlar
yaşandı. Aziz Nesin ile TGRT muhabirinin yaptığı röportaj;
gazeteci kılığındaki provokatörün ortamı geren sorularına
cevap gecikmedi; bir kişi, Aziz Bey'e saldırdı; 'Beğenmediğin
Allah seni yakacak' diye... O saatten sonra ortam iyice
terörize olmuştu.
Katliamın
borazancıları yerel basın 2 Temmuz günü manşetlerinden kin
kusmaya başlamıştı. 'Müslüman mahallesinde salyangoz satılıyor',
'Gün Müslümanlığı yerine getirme günüdür' gibi yalanlarla,
katiller göreve çağrılıyordu. Gecikmeden de cevap geldi.
Panel ve konserin yapılacağı kültür merkezine kara bulutlar
gibi çökerek, taş ve sopalarla saldırdılar.
Cuma
namazı çıkışı, bizim alel acele boşattığımız medreseye saldırmışlar,
kimseyi göremeyince de, kültür merkezine yönelmişler. Oradaki
dostlar kapı ve pencerelere kurdukları barikatla ilk tehlikeyi
savuşturmuşlar.
Sizin
olaylar esnasında öldüğünüz sanılmış ve morga kaldırılmışsınız.
Olaylar sırasında neredeydiniz?
Biz
medreseden ayrılan gençler bir lokantaya girmiştik, lokanta
sahibi onlar uzaklaşıncaya kadar bizi bırakmadı.
Kültür merkezine doğru yola çıktık ama yönetimden Rıza Aydoğmuş,
oranın kuşatıldığını, çok kötü saldırdıklarını, otele sığınmamızı
söyledi. Beğeniyle okuyup, dinlediğimiz sanatçılarla yan
yana olmak, çok güven vermişti bize. Ancak ilk taşın camda
patlaması, ardından tonlarca taş yağması, oteldeki o mutlu
bekleyişi kabusa çevirdi. Önce Ozanlar Anıtı otelin önüne
getirilip kazma kürek, yumruk, kafa kolla parçalandı ve
gaz dökülüp yakıldı. İlerleyen saatlerde elektrikler ve
telefon bağlantısı da kesildi. Elektrik kesik, duman ve
karanlıktan göz gözü görmüyor, birbirimize çarpa çarpa inmeye
çalışıyoruz, duvara yaslansak ateş gibi... Nefesimiz yettiği
yere kadar inebildik, o da yetmedi... Ben, öldü diye morga
atılmışım; olaylar televizyondan altyazı olarak geçmeye
başlamış, haberi alan ailem; çaresiz benim ve kardeşim Serkan
için birer tabut yaptırıp sabah kente zorlukla girmişler,
hastane hastane dolaşıp cesetlerimizi aramışlar; bulduklarında
babam morga inememiş; dayım ve bir doktor inip cenaze tespit
ve teslim edecekken, doktorun yaptığı son bir nabız kontrolünde
zayıf da olsa nabzımın attığı fark edilmiş, hemen bölüme
kaldırılmışım, ordan da Ankara Gülhane yanık bölümüne. Yaklaşık
16 gün sonra gözlerimi açmışım ve uzun süre hiçbir şeyi
hatırlamayarak...
Kardeşiniz
de o saldırıda katledildi. Olaylar sırasında birlikteydiniz...
Tiyatroda
oyuncuydu, Pir Sultan'ın musahibi Ali Baba'yı oynuyordu.
Ona her gül attığında gerçekten yıkılıyordu. Dosta gül atmak
bile onu derin etkiliyordu. 1 Temmuz akşamı, DSİ misafirhanesinin
küçük bir odasında kaldık.
Kalabalıktık,
ikişerli yattık.Sanki bir daha hiç sarılamayacağımızı biliyormuş
gibi koyun koyuna yattık, kokusu kaldı bende. İki yaş küçüktü
benden ve bana emanetti... Otele girdikten ve saldırılar
başladıktan sonra birlikte barikatın kurulmasına yardım
ettik. Demir bir küllüğü kırarak eline aldı, 'Girmeye çalışırlarsa
kafalarında kırarım' diye ortalarda dolaşıyordu. Otele girseler
bile en fazla kavga olur, kafa göz yarılır ama ileri gitmezler
diye düşünüyordum. Her şeye karşın ona bir şey olmasın diye
üst kata gönderdim, ilerleyen saatlerde ben de yanına çıktım.
Yangın başladığında, duman, ateş ve panikte birbirimizi
kaybettik. Sesini duyuyor ama göremiyordum. Avaz avaz seslendim,
aradım, odalara tek tek bakıp, görmeye çalıştım ama elini
tutamadım... O da diğer arkadaşlarının çığlığının yanına
düştü... Bana emanetti, ama getiremedim geri, gücüm yetmedi...
Olaylarda
37 aydın katledildi. Saldırının engellenmemesinin ardında
derin devletin olduğunu söyleyebilir miyiz?
Derin,
bir özneyi nitelerken doğru kullanılmalı bence; bu kadar
karanlık, kirli bir durum için değil. Çukur demek daha doğru
olur kanaatindeyim... Anadolu'nun orta yerinde, cumhuriyetin
kurulduğu bir kentte, bütün mülki amirliklerin gözü önünde
ve sekiz saat recmedildikten sonra yakılıyorsanız, Hükümet
ortağı, sosyal demokratları daha olayların başından beri
arayıp yardım istemişseniz ve gelmemişse, 8 saat pazarlığınız
sürmüş ve katlinize karar verilmişse, bunun arkasındaki
güç, gerçekten bir güç olmalı. Adını ne koyarsanız koyun,
artık önemi yok.
O
dönemin iktidarının, yerel yetkililerin yaklaşımı nasıl
oldu?
Dönem
itibariyle DYP-SHP iktidardaydı. Belediye başkanı, katliamı
bir orkestra şefi gibi yönetti. Ozanlar Anıtı yakılırken
ve saldırılar artarak sürerken; 'Gazanız mübarek olsun'
diye yüreklendirdi güruhu. Ödülünü de milletvekili olarak
aldı... Sivas'ta askeri bir garnizonun oluşu ve olaylara
müdahale etmeyişi anlaşılır değil. Laikliğin ve cumhuriyetin,
Atatürk ilke ve inkıl‰plarının koruyucusu asker, bütün bunlara
düşman, bir şeriatçı kalkışmaya sessiz kalmıştır. Aynı durum
bütün kolluk güçleri için geçerlidir.
Sağ
partiler zaten anlayışlarının gereğini yaptılar; 'Otel dışındaki
vatandaşlarımıza bir şey olmamıştır', 'orduyla halkı karşı
karşıya getiremezdim' , 'bir futbol maçında çıkabilecek
olaylar', 'örgüt yok tahrik var' diyerek, olayı güncel politikadan
uzaklaştırmaya çalıştılar.
Kaliamdan
sonra yakalananlar oldu ve yargıya teslim edildi. Adaletin
yerini bulduğunu düşünüyor musunuz?
Bizde
katillerin cezalandırması şöyle dursun, ödüllendirilirler
bile. Dönemin bütün mülki amirleri, hükümet sorumluları,
belediye başkanı vb. yargılanmadıkça bizim adalet duygumuz
incinmeye devam edecek. 13 yıl geçmiş olmasına karşın, katliamın
davası devam etmektedir. Rahşan affı ve şimdiki pişmanlık
yasalarından yararlanmak isteyen sanıklar, aramıza katılacakları
günleri saymaktadırlar. Geciken adalet, ne kadar adalet
olur bilmem.
Madımak'ın
müze yapılması için TBMM'ye sunulan kanun teklifi reddedildi,
bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
İktidarı
ve muhalefeti olarak, Sivas'ı yakan, seyirci kalan anlayış
bugün yine Meclis'tedir. Sanık avukatlığı yapan Şevket Kazan,
ki Adalet Bakanı iken bunu yapmıştır, bunların bir dönem
önceki akıl hocalarıydı. Sivas'a üç gün sonra giden, ki
zamanında gelseler belki olayları engelleyecek kimi sosyal
demokratlar da halen o sıralarda oturmaktalar.
13 yıl önce yapmaları gerekeni, şimdi yapmalarını beklemek
safdillik olur. Madımağı müze yapmak şöyle dursun, bunlar
el ele tutuşup, altında açılan kebapçıda yemek bile yerler.
Eminim mideleri bunu da kaldırır. Madımak, bir utanç abidesi
ve bizim bütün insanlığa karşı ayıbımız olarak yanmaya,
bu Meclis'in de insani yanlışı olmaya devam edecek.
Tarihle
yüzleşilmeli
2
Temmuz 1993'te katledilen 37 aydından biri olan Nesimi Çimen'in
oğlu sanatçı Mazlum Çimen, Madımak Oteli'nin müze
yapılması için kanun teklifinin reddedilmesinin bir taktik
olduğunu belirterek, oranın bir kebap salonu olarak kullanılmasını
yanan insanlara ve ailelerine yapılmış bir terbiyesizlik
olarak nitelendirdi.
'Olaya hangi açıdan bakarsanız bakın burada devletin basiretsizliği
söz konusudur' diyen Çimen, '3 saatte Kıbrıs'a müdahale
eden devlet 8 saatte Sivas'a müdahalede bulunmamıştır' dedi.
Çimen, 'Devlet taraf olmuştur, suç üstü yakalanmıştır ve
devletin parmağı vardır bu katliamda. Siz ne diyorsanız
deyin sol, demokrat ve Alevi kesim açısından bir utanç durumu
ortadadır. Topyekzn hafızanın silinip bu ülkede yeniden
bir hafızanın oluşturulması gerekiyor' dedi.
Çimen,
'Bir ulus olmanın niteliği kendi tarihinle ve kendinle yüzleşmekten
geçer. Biz, Madımak müze yapılmalıdır, çünkü bir utanç duvarıdır,
hatırlanmalıdır, böyle olumsuz sonuçların oluşmaması için
bir ibre olabilir düşüncesiyle hareket ettik. Ama bunun
önü kesilip ikide bir hatırlanmasının anlamı yok deniyor.
Böyle çağdışı bir anlayış olabilir mi' diye konuştu. Çimen
ayrıca, Madımak Oteli'nin kebap salonu olarak kullanılmasının
büyük bir terbiyesizlik olduğunu kaydederek, şunları söyledi:
'Nürnberg'de Hitler'in o insanları yaktığı, fırınlarda o
katliyamın yapıldığı yerlerde, mahsenlerde, işkencehanelerde
yapılanlar öyle korunmuş orada. Ve orda kendi tarihleriyle
yüzleşiyorlar. Biz de ise bunun Meclis ve devlet tarafından
unutturulmaya çalışılıyor ve orası ocak başı, yani kebaphane
yapılıyor. Bu bir kere orda yanmış olan insanlara, ailelerine
karşı yapılmış bir terbiyesizliktir.'
Madımak
hâlâ yanıyor
'Bir kere oranın mahalli yetkilisi kimse, oranın kebaphane
yapılmısına nasıl izin veriyor' diyen Mazlum Çimen, devamla
şunları belirtti: 'İnsanların yandığı yerde kebap yeyip
kafa çekmek anlamlı mıdır? Bir defa buna karşı çıkılmamış,
oranın müze yapılmasını nasıl bekleyebilirsiniz. Solingen'de
beş vatandaşımız yanmıştır. Her sene oraya Almanya cumhurbaşkanı,
başbakanı gelip ziyaret eder ve burdan da bakanlık düzeyinde
törene katılanlar oluyor. Hükümet sürekli oradaki törenlere
katılıyor, katliyamlara karşı çıkıyor ve her sene bu hatırlatıyor.
Peki burdaki yetkililerden kaç kişi gidip Madımak'a karanfil
bıraktı. Bu bir çifte standarttır. Daha önce de bu davayı
takip eden arkadaşlarla birlikte bir toplantı yapmayı ve
avukatların nezdinde bir girişimde bulunmayı düşünüyorum.
Gerçekten bu ülkede bir gün bağıracak adam kalmayacak. Düşünün
ki bu ülkede bulunan aydınlar bile kendisini orduya dayıyor
ve TRT'de domuzla ilgili çizgi filmler yasaklanıyor. Onun
için o günlere gittiğimde sürekli acıyı içimde hissediyorum.
Çünkü orada babam dahil 21 tane can dostumu arkadaşımı kaybettim.
Yani 37 insanımız katledilmiş ama orada bulunan 21 kişi
bire bir benim can dostumdur. Şimdi ise acım daha da katlanmış
durumda. Şimdiki yaşadıklarım o yananları unutturdu bana.
Çünkü,
bunun unutulması bana acı vermesi kötü. Yani aydını, yazarı
ve toplumun bu kadar duyarsızlaşması acı veriyor bana. Toplumun
bilinçlenmesi, aydınlanması, bir toplum olma vasfını yerine
getirmesi ve değerlerine sahip çıkması gerekirken bunun
olmaması beni yaralıyor. Yani şu an daha beter yanıyor insan.
Şu ortaya çıkıyor; istendiği zaman istendiği yerde insanlar
yakılabilir.'
Yaşamını
yitirenleri anma adına
Behçet
Sefa Aysan (1949): Doktor ve şairdi.
Yeşim
Özkan (1973): Pir Sultan Abdal semah ekibinde yer alıyordu.
Nurcan
Şahin (1975): Belki yaşlanacağım, ama asla büyümeyeceğim
diyordu.
Muhibe
Akarsu (1958): 3 kız çocuk bıraktı ardında.
Muhlis
Akarsu (1948): Evliya denildi adına.
Murat
Gündüz (1971): Pir Sultan Gençlik Kolları'nda yer alıyordu,
Sivas'a kız kardeşiyle gitmişti.
Handan
Metin (1973): Divriği Kültür Derneği Kadın Komisyonu'nda
çalışıyordu.
Ahmet
Özyurt (1972): Semahçıydı, 'Kendimi bir atom bombası
ve bir kuzu gibi hissediyorum' diyordu
Huriye
Özkan (1971): Pir Sultan Tiyatrosu'nda anlatıcı ozan
rolündeydi.
İnci
Türk (1971): Pir Sultan Abdal Tiyatro Topluluğu'nda
çalışıyordu.
Özlem
Şahin (1977): Yaptığı el işlerini dernek adına satıyordu.
Yasemin
Sivri (1974): Pir Sultan'da semahla başladı çalışmalarına.
Asuman
Sivri (1977): Semah hocasıydı, 100'e yakın öğrenciye
öğretiyordu.
Uğur
Kaynar (1956): Şair ve yazardı.
Sehergül
Ateş (1963): Musa Eroğlu'dan saz çalmayı öğrenmişti.
Gülender Akça (1970): Arkadaşlarıyla Anadolu Semah Araştırma
Topluluğu'nu kurdu.
Nesimi
Çimen (1926): Üç telli curanın piri.
Asım
Bezirci (1927): Sosyalizmin, edebiyatın, şiirin, halkın
kütüphanesiydi.
Metin
Altıok (1941): Şairdi, 'Yakılması gereken biriyim' diye
yazmıştı.
Edibe
Sulari (1953): İsveç'ten gelmişti Sivas'a.
Asaf
Koçak (1957): 'Şok devenin kuşu... cop cumhuriyeti'nin
çizeriydi.
Erdal
Ayrancı (1958): Pir Sultan etkinliklerini filme almak
için Sivas'a geldi.
Hasret
Gültekin (1971): 'Nerelisin' diye sorduklarında, 'Koçgiri'liyim,
Kürdüm' derdi.
Muammer
Çiçek (1967): 1992'de Sivas'ın vaziyet planını yaptı.
Mehmet
Atay (1968): Mutluluğun resmini arayan bir fotoğrafçıydı.
Sait
Metin (1970): Pir Sultan Abdal Tiyatrosu'nda, Pir Sultan
Abdal'ı canlandırıyordu.
Carina
Johanna (1970): Üniversite öğrencisi, Türkiye'ye kadın
ve Alevi kültürünü araştırmaya geliyordu