Pir
Sultan halkın büyük bir sevgi ve saygıyla andığı seçkin
şairlerdendir. Sanatı ve kişiliği gibi yaşamı da halkın
ağzında efsaneleşmiş, birtakım destansı övgeler (menkıbeler)
ile söylentilerin (rivayetlerin) oluşmasına yol açmıştır.
Daha sonra bunlar kimi yazarlarca derlenmiş ya da işlenmiştir.[1]
Onlara bakılırsa, Pir Sultan’ın yaşamı şöyledir:
Pir
Sultan’ın öz adı Haydar’mış. Sivas’ın Banaz Köyü’nde doğmuş.
Soyu Yemenliymiş. Hazreti Ali’nin torunlarından İman Zeyn-el-Abidin’e
kadar uzanıyormuş.
Evinin
önünde büyük bir söğüt [2] ağacı
varmış. Altında değirmen taşı gibi ortası delik kocaman
bir taş dururmuş. Bu taşı Pir Sultan, sopasının ucuna takarak
Horasan’dan getirmiş. Taşın üstüne oturur, yakınlarıyla
sohbet edermiş.
Haydar
yedi yaşına geldiğinde kırda babasının koyunlarını otlatmaya
başlamış. Bir gün Yıldız Dağı’nda sürüyü güderken uyuyakalmış.
Düşünde ak sakallı bir ihtiyar görmüş. Bir elinde dolu,
ötekinde elma tutuyormuş. Haydar ilkin doluyu içmiş, ardından
elmaya uzanmış. İhtiyarın avucuna bakmış, parıldayan yeşil
bir ben varmış. Karşısındakinin Hacı Bektaş Veli olduğunu
anlamış, hemen sarılıp elini öpmüş. Hacı Bektaş O’na «Pir
Sultan» adını vermiş, ününün dört bir yana yayılmasını,
sazının üstüne saz, sözünün üstüne söz gelmemesini, Âl’ü
evlâdın hakkını alması için çalışmasını dilemiş. «Tanrı
yardımcın olsun!» demiş. Sonra gözden silinmiş.
Uyanınca,
Haydar’ın can gözü açılmış. Pir Sultan adıyla saz çalıp
söylemeye başlamış. Pir’i için şu demeyi söylemiş:
Arzuladım
size geldim
Hünkâr
Hacı Bektaş Veli
Eşiğine
yüzüm sürdüm
Hünkâr
Hacı Bektaş Veli
Pir
elinden dolu içtim
Doğdum
elinize düştüm
Ak
cenneti gördüm geçtim
Hünkâr
Hacı Bektaş Veli
Güvercin
donunda duran
Cümle
eksikler bitiren
Beş
Taşı şahit getiren
Hünkâr
Hacı Bektaş Veli
Kırk
Budak’ta şem’a yanar
Dolusun
içenler kanar
Âşıkların
semâ döner
Hünkâr
Hacı Bektaş Veli
Bahçende
gördüm gülünü
Erenler
sürsün demini
İmam
Rıza’nın torunu
Hünkâr
Hacı Bektaş Veli
Balım
Sultan er köçeği
Keser
kılına bıçağı
Cümle
erenler gerçeği
Hünkâr
Hacı Bektaş Veli
Pir
Sultan’ım gerçek veli
Erenlerden
çekmem eli
On
İki İmam’ın yolu
Hünkâr
Hacı Bektaş Veli
Pir
Sultan’ın ünü gitgide her yana yayılmış. Kendi erenlerin
arasına karışmış. Sayılan, sevilen bir pir olmuş. Her Cuma,
canlar bölük bölük gelirler, el bağlayıp dara dururlar,
ondan nasip alırlarmış. Kapısında koçlar tığlanır, açlar
doyar, çıplaklar giyinip giderlermiş...
*
Hızır
Paşa Sivas’la Hafik arasında bulunan Sofular Köyü’ndenmiş.
Pir Sultan’ın adını duymuş, Banaz’a gelmiş, ondan nasip
almış. İlkin onun azabı, sonra da müridi olmuş. Yedi yıl
kapısında hizmet görmüş. Edep erkân öğrenmiş. Bir gün demiş
ki:
-
Pirim, bana himmet edin de bir makama geçeyim, büyük adam
olayım.
Pir Sultan elini başına koymuş, düşünmüş, demiş ki:
- Hızır, ben sana ruhsat veririm, dua ederim, gider büyük
adam olursun, paşa, vezir olursun, ama sonra da gelip beni
asarsın!
Hızır
izin alıp İstanbul’a gitmiş. Padişahın sarayına girmiş.
Pir Sultan’ın himmetiyle ilerlemiş, paşa olmuş. Sıvas valiliğine
verilmiş. Fakat gitgide düşkün olup ikrarını unutmuş. Fakir
fukaraya zulmetmeye, haram yemeye başlamış. Namus gözetmez,
hak aramaz olmuş.
Hızır
Paşa’nın iki kadısı varmış. Birinin adı Kara Kadı, öbürünün
adı Sarı Kadı imiş. Rüşvet yer, haksızı haklı çıkarırlarmış.
Çok canlar yakmış, ocaklar söndürmüşler.
Pir
Sultan’ın da iki köpeği varmış. Birinin adını Kara Kadı,
öbürünün adını Sarı Kadı koymuş. Onlara «Gel Kara Kadı,
Git Kara Kadı!» diye seslenirmiş.
Pir
Sultan’ın düşmanlarından biri bunu duymuş. Hemen koşup kadılara
haber vermiş. Kadılar küplere binmişler. Adamlarını gönderip
Pir Sultan’ı kolları bağlı getirtmişler. Yargılamaya başlamışlar.
Pir Sultan:
-
Tanrı’nın bildiğini kuldan ne saklayayım, evet, köpeklerime
sizin adlarınızı koydum, demiş; ama onlar sizden iyidir,
siz haram yersiniz, onlar yemez.
Kadılar:
-
Nerden biliyorsun? diye sormuşlar.
Pir
Sultan:
- İsterseniz deneyelim, demiş.
Bunun
üzerine, kentin hacılarıyla hocaları gizlice bir kap haram,
bir kap helâl yemek hazırlamışlar, işaretleyerek kadıların
önüne koymuşlar. Kara Kadı ile Sarı Kadı oturup haram yemeği
yemişler. Hacılarla hocalar bunu gözleriyle görmüşler. Sonra
köpekler getirilmiş. Önlerine yine bir kap haram, bir kap
helâl yemek konulmuş. Hayvanlar kapları koklamış, helâl
yemeği yemeye girişmişler. Böylece, hacılarla hocalar kadıların
haram yediğini öğrenmişler. «İyi köpek, kötü kadıdan efdâldir»
demişler. Pir Sultan kalkmış, köpeklerin gözlerinden öpmüş.
Almış sazı eline, aşağıdaki demeyi söylemiş:
Koca
başlı koca kadı
Sende
hiç din iman var mı
Haramı
helâli yedi
Sende
hiç din iman var mı
Fetva
verir yalan yulan
Domuz
gibi dağı dolan
Sırtına
vururum palan
Senin
gibi hayvan var mı
İman
eder amel etmez
Hakk’ın
buyruğuna gitmez
Kadılar
yaş yere yatmaz
Hiç
böyle kör şeytan var mı
Pir
Sultan’ım zatlarımız
Gerçektir
şöhretlerimiz
Haram
yemez itlerimiz
Bu
sözümde yalan var mı
Kadılar
bu sözleri duyunca başlarını yere eğmişler. Kimsenin yüzüne
bakamaz olmuşlar. Pir Sultan’ı salıvermişler.
*
Gel
zaman git zaman, günlerden bir gün, Hızır Paşa, Kara kaşlı
Kör Müftü’ye bir fetva yazdırmış: «Şah’ın adını anmak yasaktır.
Kim onun adını ağzına alırsa, dili kesilip öldürülecektir.»
Fetva
alanlarda okunmuş. Kimse İran Şahı’nın adını açıktan anamaz
olmuş. Pir Sultan, eski müridinin ettiğini duyunca üzülmüş,
kızmış. Fetvaya uymamış. Her gittiği yerde inadına Şah’ı
övmüş, Hızır Paşa’yı yermiş:
Fetva
vermiş koca başlı Kör
Müftü
Şah
diyenin dilin keseyim deyü
Satır
yaptırmış Allah’ın laneti
Ali’yi
seveni keseyim deyü
Şer
kulların örükünü uzatmış
Müminlerin
baharını güz etmiş
On
İkiler bir arada söz etmiş
Âşıkların
yayın yasayım deyü
Hakk’ı seven âşık geçmez mi candan
Korkarım
Allah’tan korkum yok senden
Ferman
almış Hıdır Paşa Sultan’dan
Pir
Sultan Abdal’ı asayım deyü
Münafıklar
varıp bunu Hızır Paşa’ya iletmişler. Hızır Paşa haber salıp
Pir Sultan’ı çağırtmış. Pir Sultan, Hızır Paşa’nın katına
çıkmış, Hızır Paşa ayağa kalkmış, eski pirine saygı göstermiş,
izzette ikramda bulunmuş, önüne türlü çeşit yemekler koydurtmuş.
Fakat Pir Sultan hiçbirine elini sürmemiş. Paşa merak edip
nedenini sormuş. Pir Sultan:
- Sen düşkünün birisin, yoldan çıktın, haram yedin, yetimlerin
ahını aldın. Bu haram yemekleri, değil ben, köpeklerim bile
yemez, demiş. Pencereden seslenip köpeklerini çağırmış.
Tâ Banaz’dan hayvanlar koşarak gelmişler. Yemekleri onlar
da yememişler.
Buna
içerleyen Hızır Paşa, Pir Sultan’ı Sivas’taki Toprak Kale’ye
hapsettirmiş. Fakat içi de rahat etmemiş. Eski pirine kıyamamış,
bir süre sonra onu huzuruna getirtmiş. İçinde Şah’ın adı
geçmeyen üç şiir söylerse, kendisini bağışlayacağını bildirmiş.
Sazını eline vermiş. Pir Sultan birinci demeyi söylemiş:
Hıdır
Paşa bizi berdâr etmeden
Açılın
kapılar Şah’a gidelim
Siyaset
günleri gelip yetmeden
Açılın
kapılar Şah’a gidelim
Gönül
çıkmak ister Şah’ın köşküne
Can
boyanmak ister Ali müşküne
Pirim
Ali On’ki İmam aşkına
Açılın
kapılar Şah’a gidelim
Her
nereye gitsem yolum dumandır
Bizi
böyle kılan and ü amandır
Zincir
boynum sıktı halim yamandır
Açılın
kapılar Şah’a gidelim
Yaz
selleri gibi akar çağlarım
Hançer
aldım ciğerciğim dağlarım
Garip
kaldım şu arada ağlarım
Açılın
kapılar Şah’a gidelim
Ilgıt ılgıt eser seher yelleri
Yâre
selâm eylen Urum erleri
Bize
peyik geldi Şah bülbülleri
Açılın
kapılar Şah’a gidelim
Biz
taze sevgidir yeni beğendim
Anam
atam yoktur vere öğüdüm
Kıyman
beyler kıyman ben genç yiğidim
Açılın
kapılar Şah’a gidelim
Pir Sultan’ım eydür mürvetli Şah’ım
Yaram
baş verdi sızlar ciğergâhım
Arşa
direk direk olmuştur ahım
Açılın
kapılar Şah’a gidelim
Şiiri
dinleyen Hızır Paşa kızmış, Pir Sultan’ı uyarmış:
-
Pirim, yanlış tezene vuruyorsun, dikkat eyle, iki adımın
kaldı, ayağını denk al!
Pir
Sultan aldırmamış. İkinci, üçüncü demelerinde de yine Şah’ın
adını anmış. Çevresindekiler şaşkınlıkla Hızır Paşa’ya bakmışlar.
«Bir Kızılbaş parçası seni dinlemedi, yazık olsun senin
paşalığına!» demişler.
Hızır
Paşa’nın tepesi atmış. Öfkeli bir sesle adamlarına bağırmış:
-
Günah benden gitti, atın şuhu içeriye! Yarın sabah asarsınız!
Pir
Sultan yeniden zindana tıkılmış. Bütün gece Şah yoluna dua
etmiş. Tanrı’ya yalvarıp yakarmış. Sabahleyin, kuşluk vakti
Hızır Paşa’nın adamları gelmişler. Onu alıp Keçibulan’a
götürmüşler. Alana bir darağacı kurmuşlar.
Pir
Sultan, asılmaya giderken bir deme söylemiş, çoluk çocuğundan
yas tutmamasını dilemiş:
Bize
de Banaz’da Pir Sultan derler
Bizi
kem kişi de bellemesinler
Paşa
huddamına tenbih eylesin
Kolum
çekip elim bağlamasınlar
Hüseyn Gazi binse gelse atına
Dayanılmaz
çarh-ı felek zâtına
Benden
selâm olsun ev külfetine
Çıkıp
ele karşı ağlamasınlar
Ala
gözlüm zülfün kelep eylesin
Döksün
mah yüzüne nikap eylesin
Ali
Baba Hak’tan dilek dilesin
Bizi
dâr dibinde eğlemesinler
Eğer
Ali Baba söze uyarsa
Ferman
büyük yerden beyler kıyarsa
Ala
gözlü yavrularım duyarsa
Al’ın
çözüp kara bağlamasınlar
Surrum
işlemedi kaddim büküldü
Beyaz
vücudumun bendi söküldü
Önüm
sıra Kırklar Şah’a çekildi
Daha
beyler bizi dillemesinler
Pir
Sultan Abdal’ım coşkun akarım
Akar
akar dost yoluna bakarım
Pirim
aldım seyrangâha çıkarım
Yıldızdağı
seni yaylamasınlar
Pir
Sultan asılırken taşlansın diye Hızır Paşa’dan buyruk çıkmış.
Taşlamayanlar cezalandırılacakmış. Bu yüzden herkes eline
bir taş alıp atmış. Fakat taşların hiçbiri Pir Sultan’a
dokunmuyormuş. Musahibi, tarikat arkadaşı Ali Baba da oradaymış.
Taş atmaya bir türlü eli varmıyormuş. Bir gülü gizlice
ona doğru fırlatmış. Pir Sultan onu görmüş, pek üzülmüş.
Şu demeyi söylemiş:
Şu
kanlı zâlimin ettiği işler
Garip bülbül gibi zâreler beni
Yağmur
gibi yağar başıma taşlar
Dostun
bir fiskesi pareler beni
Dar
günümde dost düşmanım bell’oldu
On
derdim var ise şimdi ell’oldu
Ecel
fermanı boynuma takıldı
Gerek
asa gerek vuralar beni
Pir
Sultan Abdal’ım can göğe ağmaz
Hak’tan
emrolmazsa irahmet yağmaz
Şu
ellerin taşı hiç bana değmez
İlle
dostun gülü yaralar beni
Pir
Sultan bunu söyleyince, «Bu adam hâlâ dilini tutmaz!» demişler,
ipi boynuna geçirmişler.
Kalabalık
çekildikten sonra Ali Baba, Pir Sultan’ın yanına varmış,
ayaklarına yüz sürüp ağlamış. Gözlerinden kanlı yaşlar akıtmış.
Banaz’a
kara haber ulaşınca hane halkı ile konu komşu, talipler
ile rehberler yüzlerini yerlere sürüp ağlamışlar. Kızı Sanem
saçını başını yolmuş. Sazı eline alıp şu ağıtı yakmış:
Dün
gece seyrimde coştuydu dağlar
Seyrim
ağlar ağlar Pir Sultan deyü
Gündüz
hayalimde gece düşümde
Düş de ağlar ağlar Pir Sultan deyü
Uzundu
usuldu dedemin boyu
Yıldız’dır
yaylası Banaz’dır köyü
Yaz
bahar ayında bulanır suyu
Çaylar
ağlar ağlar Pir Sultan deyü
Pir
Sultan kızıydım ben de Banaz’da
Kanlı
yaş akıttım baharda yazda
Koç
babamı kurban verdim Sıvas’da
Darağacı
ağlar Pir Sultan deyü
Kemendimi
attım dara dolaştı
Kâfirlerin
eli kana bulaştı
Koyun
geldi kuzuları meleşti
Koçlar
ağlar ağlar Pir Sultan deyü
Pir
Sultan Abdal’lım yücedir şanın
Kudretten
çekilmiş bir senin hunun
Hakk’a
teslim ettin ol şirin canın
Dostlar
ağlar ağlar Pir Sultan deyü
(Bir söylentiye göre) Pir Sultan darağacında iken Hak tarafından
kendisine bir köpek gönderilmiş. Köpek gelip tam altında
durmuş. Pir Sultan onun üstüne basarak ipini çözmüş, yerine
köpeği bağlamış. Sabahleyin kalkanlar bakmışlar ki darağacında
Pir Sultan’ın yerinde bir köpek asılı duruyor...
(Bir
başka söylentiye göre de) Asılışının ertesi günü halk kahvede
toplanmış konuşuyormuş. İçlerinden biri demiş ki:
-
Duydunuz mu? Bu gece Hazır Paşa, Pir Sultan’ı astırmış...
Bir
başkası hemen karşı çıkmış ona:
-
Olamaz! Ben onu sabahleyin Koçhisar yolunda, Seyfebeli’nde
gördüm.
İkincisi:
-
Senin yanlışın var, demiş, ben onu gün ışırken Malatya yolunda
Kardeşler Gediği’nde gördüm.
Üçüncüsü:
Yeni
Han yolunda, Şahna Gediği’nde gördüm.
Dördüncüsü:
Ben Tavra Boğazı’nda gördüm...
Dinleyenler
şaşırmış. Kalkıp birlikte darağacının bulunduğu yere gitmişler.
Bakmışlar ki darağacında Pir Sultan’ın hırkası asılı, kendisi
ortada yok.
Meğer
Pir Sultan darağacından inip yola düzülmüş. Bunu duyan
kasaslar ardına düşmüşler, onu yakalamak isterlermiş. Fakat
yetişememişler. Pir Sultan çabucak Kızılırmak Köprüsü’nün
öte başına geçmiş. Kasasların yaklaştığını görünce:
- Eğil köprü, eğil! demiş.
Köprü
eğilip suya batmış. Kasaslar karşı yakada şaşakalmışlar,
Pir Sultan’ın kerametli bir kişi olduğunu anlayıp geri dönmüşler.
Pir
Sultan, Şah’a gitmek için İran yolunu tutmuş. Adını «Kanberoğlu»
diye değiştirmiş. Yolda İstanbul’dan gelen bir musahiple
karşılaşmış. Musahip ona kim olduğunu sormuş. Pir Sultan
da kendini tanıtmış, ama adamı inandıramamış. Çünkü musahip,
Pir Sultan’ın asıldığını duymuş; bu yüzden Sivas’ta ateşlerin
yanmadığı, kazanların kaynamadığı söyleniyormuş. Musahip:
«Sen Pir Sultan isen bana bir nefes oku!» demiş. Pir Sultan
birkaç nefes okumuş. En sonunda da, eğer Hızır Paşa, asılı
köpeğin dübüründen üfürürse ateşlerin yanacağını açıklamış.
Sivas’a
varan musahip duyduklarını gidip Hızır Paşa’ya anlatmış.
Paşa, köpeği darağacından indirip dübüründen üfürmüş. Birinci
üfleyişte köpek dile gelmiş: «Pir Sultan» diye bağırmış.
İkinci üfürüşte «Can Sultan», üçüncü üfürüşte «Yan Sultan»
deyince bütün ateşler yanmış...
Pir
Sultan gide gide Horasan’a varmış. Şah’ın katma çıkmış.
«Neye geldin Urum Sofusu?» diye sormuşlar. O da almış sazı
eline, şu karşılığı vermiş:
Zahir
bâtın On’ki İmam aşkına
Aman Şah’ım mürüvvet deyü geldim
Pirim
nazar eyle şu ben düşküne
Aman
Şah’ım mürüvvet deyü geldim
Bakmaz
mısın cesedimin nârın
Elim ermez oldu cihan kârına
Yüzüm
yerde geldim durdum darına
Aman
Şah’ım mürüvvet deyü geldim
Hacı
Bektaş oğlun günahkâr gördüm
Aradım
isyanı özümde buldum
Yüzümün
karasın elime aldım
Aman
Şah’ım mürüvvet deyü geldim
Erenler
yolundan bir taş kaldırdım
Gönül bahçesinde gülün soldurdum
Bugün
eksikliğim nefsi öldürdüm
Aman
Şah’ım mürüvvet deyü geldim
Pir
Sultan’ım eydür karşımda durma
Gidip münkirlere yol erkân kurma
Alnımın karasın yüzüme vurma
Aman
Şah’ım mürüvvet deyü geldim
Pir
Sultan, az sonra Horasan’dan ayrılıp Erdebil’e gitmiş. Erdebil’de
ölmüş. Oraya gömülmüş.
[1]
Bak: Pertev Naili Boratav - Abdülbâki Gölpınarlı, Pir Sultan
Abdal, 1943, s. 35-55 / İbrahim Aslanoğlu, Pir Sultan Abdallar,
1984, s. 30-41 / Ali Balım, Pir Sultan Abdal, 1957, s. 3-31
/ Cevdet Kudret, Pir Sultan Abdal, 1965, s. 13-16 / Cengiz
Tuncer, «Pir Sultan Abdal’ın Hikâyesi», Akşam, 3-13 Temmuz
1966.
[2]
Cahit Öztelli (Pir Sultan Abdal, 1983, s. 29) ile İbrahim
Aslanoğlu’nun (Pir Sultan Abdallar, 1984, s, 24) «söğüt»
dediği bu ağacın Hüseyin Buluz (Başkent Ankara, 21 Eylül-5
Ekim 1969) «Çam ağacı», Vecihi Tİmuroğlu ise (İnançları
Uğruna Öldürülenler, 1991 s. 92) çamın bir türü olan «ardıç
/ sedir» olduğunu öne sürüyorlar.