|
HACI
BEKTAŞ VELİ BİR BATINI DAİSİYDİ
Dr.İsmail
KAYGUSUZ
Hacı Bektaş
Veli, 1256’da Alamut’un Moğolla tarafından yerle bir edilmesi sonucu Ismaililerle
ilişkisini kesmiş, ama batıni inancın doruğunda; zamanın kurtarıcı imamı olarak
ortaya çıkıp, Alamut Imamlarının temsil ettiği (Haft bab-ı Baba Seyyidina’ya
göre Alamut Imamı Ali’yi temsil ediyor, bütün Ismaili inançlıların her biri
de Salman’nın makamında bulunuyordu, yani birer Salman idiler.) Ali’nin donuna
bürünmüştür. Bunu pekçok Alevi-Bektaşi ozanı işlemiştir.
Hacı Bektaş
Veli’nin Türkistanlı Hace Ahmet Yesevi’den (ö.1167-9) el aldığı doğru olmadığı
gibi mümkün de değildir. Geleneksel bilgiler, özellikle Vilayetname, Ahmet Yesevi’nin
halifesi Lokman Perende’den el aldığını söylüyor. Ahmet Yesevi, Orta Asya’da
“Hacegan (Hocalar) Hanedanı”nın kurucusu bilinen Yusuf Hemedani’nin (ö.1140)
öğrencisidir. Onun öğrencilerinden Abdel Halik el-Gucvani (22 yaşına kadar Malatya’da
yaşamış, ö.1120) yol zinciriyle Nakşibendilik, Şeyh Zahid (ö.1296) aracılığıyla
Safevilik, Halvetilik ve Bayramilik, ve Ahmet Yesevi - Lokman Perende - el Harasami
üzerinden Bektaşilik’in çıktığı üzerine bir Tarikat zinciri kurmaktadır Nakşibendi
araştırmacıları. (Hasan Şuşud, “Hacegan Hanedanı-Les Maitres de Sagesse de l’Asie
Centrale-Orta Asya Bilgelik Üstatları”, Fransızcaya Çev. Charles Antoni, Le
Soufism, la voie de l’Unité, Paris-1980, s.47-80)
Hacı Bektaş
Veli’nin, Yesevilik çevresinde yetiştiği doğru mudur? Daha önce biz de gelenekçilere
uyarak, istemeye istemeye Vilayetname verilerini kabul edip, bu soruya “evet”
diyorduk. Zaten Ittihat Terakki’ci araştırmacılardan bu yana milliyetçi ve resmi
çevreler, Hacı Bektaş’ın Ahmet Yesevi’nin ölümünden yaklaşık kırk yıl sonra
doğmasına rağmen, onun tarafından Anadolu’yu “Türkleştirmek” ve Türkçeyi yaymak
için gönderildiğini ciddi ciddi(!) ileri sürdü, yazdı çizdi. Bile bile yanlış
olanda ısrar etmek, tarihe müdahale etmektir. Bu ise baskıcı devlet anlayışının
yansımasıdır. Kaldı ki, Hacı Bektaş Veli’nin Yesevi çevresinde, Lokman Perende
aracılığıyla yetişmiş olması da onun Yeseviliği Anadolu’ya taşıyıp Bektaşiliğe
dönüştürdüğünü, ve de aynı çevrenin onu Türklük-Türkmenlik adına buraya gönderildiğini
kesinlikle göstermez.
Yıllar önce
bu anlayışa Abdülbaki Gölpınarlı haklı olarak şu yanıtı vermişti:
Hacı Bektaş’ın,
Mevlana’ya karşı Türk harsını koruduğu, Mevlevilerdeki Farsçaya karşılık Bektaşilerde
Türkçenin işlendiği gibi götürü, yahut ısmarlama pek çok sözler duyuldu. Hatta
onun bir Türkçü olduğu ve başında Ahmet Yesevi’nin bulunduğu bir teşkilat tarafından
bu maksatla Anadolu’ya gönderildiği gibi, kargaları bile güldürecek hükümler
verenler çıktı...” (Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlana Celaleddin, 4.Basım, Istanbul-1985,
s.237)
Hacı Bektaş’ın
soyunun Imam Musa Kazım’a (Ö.799) kadar çıkması, onun Türk-Türkmen olmasına
engel değildir. Yedinci Imam Musa Kazım’ın ölümüyle 11. kuşaktan Hacı Bektaş’ın
doğumu arasında tam dörtyüz yıl var. Adı geçen Imam ve oğlu Imam Rıza Horasan
bölgesinde yaşamış olup, kendileri ve çocukları yerli halkla evlilik ilişkileri
kurmuşlardır. Yalnız onlar değil 8.yüzyılın başlarından beri Hasan ve Hüseyin
soylular zaten Iran, Horasan, Daylam, Tabaristan, Türkistan’a yayılmış bulunuyorlardı.
Özellikle Zeynelabidin oğlu Zeyd soylu, Imam Cafer’in oğlu Ismail ve onun oğlu
Muhammed soylu Imamlar da yaşıyorlardı. Onlar da bölgelerindeki etnik gruplar
ve kültürleriyle iç içe karışmışlardı. Bir kaç kuşak sonra artık onların etnik
Arap olduklarını söylemek çok anlamsızdır. Hele Nakşibendi şeyhi Prof. Dr. Esat
Çoşan’ın, Makalat’ı Arapça yazmış olmasını kastederek Hacı Bektaş Veli için;
“demek ki, Arap ırkından ki, Arapça yazmayi uygun görmüş” yargısını vermesi
saçmalığın en büyüğüdür! Zaten Coşan, Ahmet Yesevi’nin Yusuf Hemedani ve El-Gucvani
ile ilişkilerinden ötürü, Hacı Bektaş’ı Yesevi tarikatından kabul edip, “Nakşilere
amcazade” yapıyor, “akraba olarak” görüyor. (Bu kişi Hünkar’ı Sünni göstermek
için Makalat’ı tümüyle tahrif edip, işine geldiği gibi yorumlayarak Üniversite
kariyerini tamamlamış; onu kendi inanç ve kişisel çıkarlarının aracı yapmıştır.)
Hacı Bektaş Veli’ye - hatta ellerinde doğru şecereleri olan seyyidlere, dedelere
- Ali soylu diye Arap gözüyle bakılırsa, tarih boyunca halkların ve kültürlerin
kaynaşma sürecinde yaşamış olduğu gerçeğini yadsımış olursunuz.
Hacı
Bektaş Yesevi yolu yolcusu mu, yoksa bir Batıni mi?
Hacı Bektaş
Veli, Yesevi yolunun yolcusu değildir, olamaz. Tarihsel olarak Nişabur’da geçen
olaylar ve Horasan bölgesindeki Moğol saldırıları gözönünde tutulacak olursa
gerçeğin çok farklı olduğu görülecektir. Hacı Bektaş 1200’ün ilk on yılı içinde
doğmuş olduğuna göre, Lokman Perende’den olsa olsa okuma yazma öğrenmiş ve ilk
dinsel bilgilerini almış olmalıdır. Lokman Perende, Ahmet Yesevi’nin halifesi
olmuş olsa bile, ondan çocuk yaşlarda ders alan Hacı Bektaş’ın Yeseviliği öğrenip,
ona bağlanması olası görülmüyor. Abdülbaki Gölpınarlı bu konuda, “hasılı bizce,”
diyor, “Ahmet-i Yesevi nasıl şöhreti yüzünden Bektaşi geleneğine sokulmuşsa,
Lokman da bu geleneğe sokulmuş ve bu zata Hacı Bektaş’a hocalık ettirilmiştir”.
(Vilayetname, s.103) Elbette bu kişiler sadece “şöhretleri” yüzünden değil,
Hacı Bektaş’ın “menkıbe”lerinin yazıya geçirildiği dönemin (1480’li yıllar)
Osmanlı siyasetinin gereği olarak Vilayetname’ye sokulmuştur. Gölpınarlı’nın
asıl Mevlana Celaleddin (s.237) adlı yapıtında, Hacı Bektaş Veli hakkındaki
aşağıdaki saptaması çok yerindedir:
Hacı Bektaş,
bütün manasıyla batıni inanışların mürevvici (yürüten, propagandasını yapan)
bir batıni dai’siydi. Bunu ‘Makalat’ açıkça gösterdiği gibi en eski kaynakların
Bektaşilik hakkında verdikleri malumat da teyid eder.”
Bu kanısına
fazla açıklık getirmemesi ve nedenleri üzerinde doğru bilgi vermemesi düşündürücüdür.
Abdülbaki Gölpınarlı’nın Hacı Bektaş’ı, salt Mevlana ile karşılaştırılacak düzeyde
olmadığını göstermek ve onu küçük düşürmek için (sevilmeyen) bir tarihsel gerçeği
ortaya atıp ardında durmamasının, belirsiz bırakmasının anlaşılır yanı olamaz.
Ayrıca, bu saptamasından sonra Gölpınarlı, Mevlana karşısında Hacı Bektaş’ı
tanımlarken, doğrularla yanlışları bir arada kullanarak, birbirlerini elimine
etme niyetini ortaya koyuyor:
“Halbuki Horasani’lerden
olmakla birlikte ne kadar bilgin olduğunu bilemediğimiz, ancak ‘Makalat’ına
ve gene elimizde bulunan bir ‘Şathiyye’sine nazaran derin ve geniş bir bilgiye
sahip olmaktan ziyade münteşir (yaygın,dağınık) terbiyeyle yetiştiğini sandığımız
Hacı Bektaş, bir halk isyanının (Babai başkaldırısı kastediliyor- I.K.) arda
kalanları tarafından ulu tanındı. Bilgisi, meşrep ve mezhebi bakımından yalnız
medrese mensupları tarafından değil, tarikatçılar tarafından da kınanan bu zümre,
ilk zamanlardan itibaren gizlenmeye lüzum görmüş ve tekkelerini, şehirleri bile
dağ başlarında, ıssız yerlerde kurmuştur. Ortodoks Müslümanlıktan dışarı gören
saltanat ve medrese, bu zümreyi vakıftan da mahrum etmişti.”(agy.s.239-40)
Abdülbaki
Gölpınarlı, Hacı Bektaş’a bir batıni dai’si diyorsa - ki bu en doğru saptamadır-,
bunun arkasında durmalı ve açıklığa kavuşturmalıydı. Yani onun bir batıni olarak
yetişmesinin tarihsel ve nesnel koşullarını açık açık göstermeliydi.
Hacı
Bektaş Veli ailesi ve Mogolların Nişabur’u zaptı
Nedense araştırmacılar
o yıllarda bölgenin tarihsel koşullarını inceleme gereği bile duymadan, Vilayetname’de
anlatılan olayların hepsini doğru kabul ediyorlar. Hacı Bektaş ailesiyle birlikte,
doğduğu kent olan Nişabur’dan en geç 1221’in Mart ayında ayrılmak zorunda kalmıştır.
Çünkü kent Nisan ayının ikinci haftasında Moğol ordusu tarafından kuşatıldı.
Hacı Bektaş 11-14 yaşlarındadır. Belki de Vilayetname’de anlatıldığı gibi, babası
“Ibrahim el-Sani, Tanrının rahmetine vardı.” Ayrıca aynı paragrafta, “padişahlığı
Hacı Bektaş Veli’ye arzettiler, kabul etmedi. Padişahlığı, amcazadelerinden
olan ve Musa-el Sani evladından Seyyid Hasan’a verdiler” denilmektedir.
Bu gerçek
Nişabur padişahlığı değil, gönül padişahlığıdır. Aile bireyleri, Muhammed Ali
soyundan olması dolayısıyla kendilerine bağlı ehlibeyti ve Imamları sevenler
için bir padişah, yani inançsal önderdi. Belli ki, Hacı Bektaş’ın henüz çocuk
olması dolayısıyla, babasının yerine Seyyid Hasan seçilmiştir. Bu kişi kaynaklara
göre Abdal Musa’nın babasıdır. Eğer Ibrahim el-Sani Nişabur’da ölmüşse, aile
ve aileye bağlı olanlar Seyyid Hasan’ın önderliğinde Nişabur’dan çıkıp yollara
düşmüştür.
Moğollar Türkistan’dan
Azerbaycan’a kadar Horasan’ı baştanbaşa işgal etmişlerdi. Konar-göçer Oğuzlar,
kentli kasabalı Türkmen toplulukları, Doğu’ya değil Batı Iran ve Irak’a doğru
gidiyorlardı. Moğolların önünden kaçan çok sayıda Horasanlı göçmen Alamut’a
bağlı Kuhistan bölgesindeki Nizari Ismaili kalelerine sığındı. Hacı Bektaş aile
çevresi ve yandaşları en geç 1221 yılı içinde, Kuhistan’daki Ismaili kalelerinden
birine sığınmışlardı. Büyük olasıyla bu kale, Nizari valisinin oturduğu yerdi.
Hacı Bektaş burada önemli biriyle tanışacaktı.
Bu ilk duraklarında
ne kadar kaldıkları üzerine yorumlarımıza geçmeden önce Nişabur kenti ve kentin
son Moğol işgali hakkında kısa bir bilgi geçelim: Ilk kez Sünni Selçuklu önderi
Tuğrul 1038’de Nişabur’u alıp kendini orada sultan ilan etti. Nasır Husrev,
1052 yılında Horasan hücceti (Imamın tanığı) ve Fatımi Ismaili baş dai’si olarak
karargahını Belh’de kurdu; oradan Nişabur ve Horasan’ın diğer kentlerine Ismaili
propagandasını yönetti. Onun başarıları, Selçuklu yöneticilerinin desteğini
alan Sünni ulemanın düşmanlığını yükseltmiş (Farhad Daftary, Ismailis, their
history and doctrines, s.204,216) ve kuşkusuz heterodoks Islam inançlı Türkmenler
ve Iranlılar (Oniki Imamcılar, yedi Imamcı Ismaililer) bu ortamda kendilerini
gizlemek zorunda kalmışlardı. Ancak Hasan Sabbah’ın Alamut Nizari devletini
kurmasından ölümüne kadar (1090-1124) ve ölümünden sonraki Alamut şeflerinin,
Melikşah (1063-1092) ve oğullarıyla mücadeleleri boyunca Ismaili dai’leri Isfahan’da
Belh ve Nişabur’da çok geniş propagandaya girişmişler ve Onikimamcı Şiilerden
kendilerine büyük katılımlar olmuştu. Bunlar Sünni Selçuk oğullarının baskılarından
ötürü akın akın Hasan Sabbah’ın kalelerine (darül hicralara) gidip yerleşiyorlardı.
Kentlerde kalanlar da gizli ilişkiler içerisindeydiler. Hacı Bektaş Veli’nin
babasının ve dedesinin bu olaylarla ilişkileri olmadıkları söylenemez. Ayrıca
çocukluk dönemi hocası Lokman Perende’nin bile bu ortam içinde Yesevici olduğu
iddiası bizce geçersizdir.
Nişabur 1142’de
Selçuklu prensi Atsız tarafından ele geçirilmiş ve arkasından Sencer tüm Horasan’a
yeniden egemen olmuştu. Sonra 1174-1185 yılları arasında Toğan Şah Ebu Bekr’in
egemenliği altına girdi. 1187’de Melikşah bin Tekiş ve 1193’de Kutbeddin Muhammed’i
Nişabur’un hakimleri olarak görüyoruz. Kent, bölgedeki Harezmşahlar, Karahitaylı
ve Selçuklular arasındaki çekişmeler arasında birinden diğerine el değiştiriyordu.
Son olarak;
“10 Nisan
1221, Cumartesi günü Moğolların eline geçen Nişabur şehrinin sonu (Merv’den)
daha acıklı oldu. Halk, Kasım 1220’de şehir surundan atılan bir ok ile vurulan
Tokuçar’ın ölümünden dolayı cezalandırıldı. Bu nedenle Toluy aman dileyenlerin
isteklerini kabul etmiyordu. Şehir zaptedilince 400 sanatkar hariç bütün halk
katledildi. Şehir tamamıyla tahrip edilerek çift sürüldü. Gizlenerek sağ kalanları
da imha etmek için bir Mogol komutanı 400 Tacik ile harabeler arasına bırakıldı.”
(V.V. Barthold, Türkistan, s. 472, 558,560; dpnt.385)
Batıya doğru
ilerleyen Cengiz Han 1221’e doğru Oksus’u geçip Buhara’yı almış. Genç oğlu Toluy’u
Horasan’ı fethetmekle görevlendirmişti. Doğu Iran’a yöneldikleri sırada Cengiz
Han 1223’te oğullarıyla görüştü. 1225’te Mogolistan’a döndü ve 1227’de öldü.
Onun ölümü ile bölge geçici olarak biraz nefes aldı. Zaten bölgede Moğollarla
mücadele eden sadece Celaleddin Harezmşah idi.
Elbette, Hacı
Bektaş ailesi ve yandaşlarının, yerle bir edilmiş, tarla gibi sürülmüş Nişabur’a
bir daha geri gelmiş olmaları düşünülemezdi. O zaman bu aile nereye yerleşmiş
ve ergenlik çağına yeni girmiş bulunan Hacı Bektaş eğitimini nerede görmüştü?
Farid Daftary, Moğolların Horasanı istila ettikleri yıllar ve Horasan’ın batı
sınırını oluşturan Kuhistan bölgesindeki Nizari kalelerinin durumu hakkında
şu bilgileri veriyor:
“Alaaddin
Muhammed III’ün (1221-1255) ilk yıllarıydı. Sünni ulema dahil (acaba Belh’den
çıkmış olan Mevlana’nın babası Bahaaddin Veled de bunlar arasında mıydı? I.K.),
Mogolların önünden kaçan çok sayıda Horasanlı göçmenler gelerek Kuhistan bölgesindeki
Nizari Ismaili kalelerine sığındılar. Mogollar istilalarının başlangıcından
itibaren, Alamut Nizari Ismaili devletinin, diğer küçük prensliklerden daha
güçlü olduklarını deneyerek anlamışlardı. Ayrıca Nizari Ismaili önderleriyle
Moğollar arasında bir andlaşma yapıldığı anlaşılıyor; çünkü Celaleddin Hasan
III (1210-1221) Mogolların batıya hareketinin başlangıcında, Talikan’da bulunan
Cengiz Han’a barış istemiyle gizli bir elçi heyeti gönderdiği biliniyor.”
“Kuhistan
Nizari Ismailileri Mogol istilasından etkilenmedi. Güçlerini, gelişim ve özgür
yönetimlerini (saltanatlarını) sürdürdüler. Aralarına katılmış olan sığınmacılarla
herşeylerini paylaştılar. Doğrusu, Kuhistan Nizarilerinin bilgin önderi Şihabeddin
(Shihab-al Din) bu mültecilere öylesine iyi ve cömert davrandı ki, bu Nizari
bölgesinden Alamut’a şikayetler oldu; hazinenin kaynakları üzerinde olumsuz
etkilenmelerden yakınılıyordu. Alamut’tan onun yerine atanmış olan yeni muhtashim
(Kuhistan Nizari önderlerine verilen genel ad) Shams al-Din (Şemseddin) de mültecilerde
eşit derecede saygı ve hayranlık uyandırdı. Bu olayları ve Kuhistan’daki Nizarilerin
o zamanki durumunun ayrıntılarını, Minhac-i Sirac adıyla tanınan, 1224-1226
arasında üç kez Kuhistan’ı ziyaret etmiş bulunan Sünni kadı Minhac al-Din Osman
bin Sirac al-Din al Cuzcani anlatmaktadır. Cuzcani, hem yüksek övgüler yaptığı
Şihabeddin’i hem de Şemseddini’i tanımış. Hatta Şemseddin ile Sistan adına diplomatik
görüşmeler yapmıştı.”
Şemseddin’in
Kuhistan’a gelişi Nizarilerle, Sistanlı komşuları arasında yeni çatışmaların
patladığı dönem rastlar. Sistan Emiri Yamin al-Din Bahramşah, daha önce Hasan
III ile iki kez çatışmaya girmişti. Moğollar Sistan’ı istila ettiyse de fazla
kalmadan batıya doğru ilerlediler. Yeniden tehditler ve karışıklıklar başladı
Sistan’da. Güçlü bir askeri kumandan olan Şemseddin Nizari güçlerin başına geçerek,
Sistan Emiri Binaltıgin’i 1226 yılında kesin bir yenilgiye uğrattı... Kuhistan’daki
Nizari topluluğu bölgesel işler ve olaylarda Alamut’tan bağımsız davranma siyaseti
izliyordu; böylece diğer bölgelerle ticaret yolları geliştirdi, bu da ekonomisinin
yükselmesine büyük yardımcı oldu.” (F.Daftary, Ismailis, s.381,414; Juzjani,
Tabaqat , vol 2, s.182-185 ve 186-188).
Hacı
Bektaş ve Şemseddin Muhammed Tebrizi
Yukarıda söylediğimiz
gibi Hacı Bektaş’ın aile çevresi ve yandaşları en geç 1221 yılı ortalarında,
Kuhistan’daki Ismaili kalelerinden birine sığınmışlardı. Büyük olasılıkla bu
kale, Nizari valisinin oturduğu yerdi. 1221-1223 yılları arasında tanınmış bilgin
ve Ismaili ozanlarının övgü şiirleri yazığı Şihabeddin, muhtashim (Kuhistan
Ismaili valilerinin genel adı) idi. Bu Ismaili valisi, Ismaililiğin kurucusu,
büyük Imamı Ismail’in kardeşi Musa Kazım soyundan gelmiş olan Hacı Bektaş ve
ailesine saygıda kusur etmemiş, özel bir değer vermiş olmalıdırlar. Hacı Bektaş’ın,
1224’te Alamut tarafından Kuhistan yöneticisi olarak atanan genç Şemseddin Muhammed
(el Tebrizi) ile kurduğu ilişki yaşamlarının son dönemlerine kadar sürecektir.
Yaşamı tamamıyla
aydınlanmamış ve (batıni Ismaili) inancının gerektirdiği sırrı hâlâ koruyan
Şemseddin Tebrizi’nin, Alamut Imamı Celaleddin Hasan III’ün (1210-!221) oğlu
olduğu ve Imam Ismail soyundan geldiği üzerinde kaynak ve kayıtlar bulunmaktadır.(1)
A. Gölpınarlı bu kaynaklardan birincisini göstermekle birlikte, Ismaililerin
büyük düşmanı tarihçi Cuveyni’nin “Nev Müsülman Celaleddin Hasan’ın Alaaddin
Muhammed’den başka oğlu yoktu” diye yazmış olmasını geçerli görüyor, hiç bir
kanıt göstermeden. (Aldülbaki Gölpınarlı, agy, s.50)
Şems’in, 12.yüzyılın
son on yılının başlarında doğmuş olması olasıdır ve kendisi Şemseddin Muhammed
ya da Şemseddin Hasan gibi babasının adıyla çağrılmaktaydı. Bağdad halifesiyle
anlaşma yaparak şeriatı benimsemiş olduğu bilinen ve yeni Müslüman Celaleddin
Hasan’ın öldürülmesinin ardından 9 yaşında yerine geçirilen Alaaddin Muhammed
ile aynı anadan olmadıkları anlaşılıyor. Hasan III’ün ölümünde (1221) parmağı
bulunan başvezir ile Alaaddin Muhammed’in anasının anlaşması sayesinde küçük
kardeş Alamut tahtına oturtuluyor. Şemseddin Muhammed de böylece dışlanmış olmalıdır.
Ancak üç yıl
sonra onun Kuhistan bölge valisi olarak atandığını görüyoruz. 1224-1226 yılları,
göçmen sorunları ve yıllardır süren Sistan savaşlarının sonuçlandırılmasında
gösterdiği başarılarla hem tanınıyor, hem de Alamut yönetimi tarafından sık
sık önemli görevlere atanıyor. 1227’den 1235’e kadar Kuhistan valisinin, Nasiruddin
Tusi’nin koruyucusu, Nasuriddin Abdurrahman bin Mansur olduğunu görüyoruz. Bu
yıllar Şemseddin’in Hindistan’da Multan, Pencap ve Gucerat bölgelerinde Ismaili
davasını yaydığı yıllardır. Buralarda daha sonra, Multan’da mezarı bulunan Şemseddin
Sebzvari Multani (Ö.1356) ile Şemseddin Tebrizi’nin söylenceleri birbirine karışmış.
Halk arasında daha çok Şemseddin Tebrizi tanınmaktadır.
Öyle anlaşılıyor
ki, Şemseddin Tebrizi hakkında bildiklerimizi bir daha gözden geçirmemiz gerekecektir.
Onun Kalenderi ve zaman zaman tacir kılığında dolaşıp kendini saklamasını ve
Makalat’ında “Ona niçin medreseye uğramadığını soranlara; ‘ben sözlerin görünüşteki
ya da açık görünen anlamları üzerinde tartışmaya girmem. Kendi anlayışımla (batıni,
iç anlamıyla) tartışsam bana gülerler, kafir derler” demesini iyi anlamak gerekir.
Şemseddin
üzerine geniş incelemeyi başka bir yazıya bırakarak, özetleyelim. 1242-43’lerde
Diyar-ı Rum’da (Anadolu’da) Ismaili davasının görevlisi şef dai olarak bulunan;
ancak Mevlevi tarihçilerinin anlattıklarıyla tanıdığımız ve bir yıl boyunca
Konya’dan ayrıldığını, Mevlana’nın ağlayarak onu aradığını bildiğimiz Şemseddin’in
Alamut’a çağrıldığını görüyoruz:
Alaeddin Muhammed
III, Abbasi halifesi al-Mutasım (1242-1258) diğer birçok Islam liderleri tarafından
ortak anlaşmayla düzenlenen bir elçilik heyetinin başına, eski Kuhistan valisi
ve şef dailerden Şehabeddin ve Şemseddin Muhammed (Tebrizi) geçirilerek Moğol
başkentine (Talikan) gönderildi. Bu heyet 1246 yılının başlarına Mogol Imparatorluğunun
başına geçen Göyük Han’ın tahta geçme törenlerine katılmıştı. Moğol geneğine
göre toplanan kurultaya 2000 kişi bulunuyordu. Alamut önderi Alaeddin Muhammed
III, bu heyetle Göyük Han’a babası Celaleddin Hasan ile Mogollar arasında yapılan
anlaşmayı anımsatan bir memorandum gönderdi. Ancak Nizari elçileri Han tarafından
hakarete uğrayıp kovuldular. Memoranduma da ağır sözlerle karşılık verildi.
Han, bu olayın hemen arkasından sözlerini uygulamaya koydu ve Elgidey’i (Elçigiday)
Moğol ordularının başına geçirerek Iran’a gönderdi. Hedef, Ismaililerin ve Bağdad
halifelerinin idaresindeki toprakların zaptı idi. Göyük’ün Nizariler’e karşı
düşmanca planları onun ölümünden (1248) sonra halefleri tarafından sürdürüldü.
(F.Daftary, agy, s.418; V.V. Barthold, Hz. Hakkı Dursun Yıldız, Mogol Istilasına
kadar Türkistan, Ankara,1990,s.511-513)
Genç Hacı
Bektaş’ın Şemseddin gibi birinin koruması altına girmiş olmasıyla, batıni eğitimini
bir devlet olarak örgütlenmiş Nizari Ismaililerden, Kuhistan ve Alamut’ta almış
olduğu bir gerçeklik olarak karşımıza çıkıyor. Hacı Bektaş’ın durumu, 1227’de
Kuhistan baş dai’si Nasuriddin Abdurrahman’ın korumasına girmiş büyük Ismaili
bilgini Nasıruddin Tusi’nin (1202-1274) ilişkisine benzer görülmektedir. Bu
ilişki sayesinde, onun yaptığı gibi, Alamut kitaplığından ve dai öğretmenlerden
yararlanarak eğitimini tamamlamıştır. Konuşmakta olduğu Türkçe ve Farsça’yı
geliştirdiği gibi Arapçayı da öğrenmiştir. Üç dil ile dava’yı sözlü ve yazılı
yayacak dereceye yükselmişti. Olasıdır ki, Bizans dilini, yani o dönemin Yunancasını
da öğrenmişti.
Hacı Bektaş’ın
Makalat’ında bilim ve akıl-usun tanımları, onsekiz bin alem; büyük evren (makro
kosmos) ve küçük evren (mikro kosmos=Insan) ilişkisi, yani evrenin tüm özellikleriyle
insanda varoluşu, (“Insan küçük bir alemdir; alemde olan herşey, hatta artuğu
insanda vardır”) insan-evren-tanrı birliği; gökte asılı yetmiş bin kandilin
(yıldızın) her birinin birer dünya büyüklüğünde oluşu; kabe insan gönlüdür ve
insandan ulusu olmadığından Hac ibadetinin aşamalarının insana hizmet olarak
algılanması-anlamlandırılması (Örneğin: “Ve hem yoldan taş arıtmak, Kabede arafatta
taş atmaya benzer; sakinlikle yürümek, Arafata varmaktır.”, Makalat, s.75) vb.
inanç ve anlayış, eğitimini yaptığı Ismaili yapıtlarına dayanmaktadır.
Hacı Bektaş,
Alamut kitaplığında tüm dai’lerin okuduğu Ummu’l kitab, Mansur el-Yamani’nin
Risalat el-alim ve’l Ghulam, Ihvan-ı Safa Risaleleri, Nasır Husrev’inkileri
(Sefername ve diğerleri), Hasan Sabbah’ın Dört Faslı ve Sergüzeşt’ini; 1164’de
Büyük Kıyameti ilan etmiş Al-a Zikri Selam Hasan II’nin oğlu Alaaddin Muhammed
II (1210-1221) zamanında Kuhistanlı Abu Ishak’ın kaleme aldığı, Ismaililiğin
yeniden düzenlenip açıklığa kavuşturulmuş ilke ve buyruklarını içeren Haft bab-i
Baba Sayyidina’yı; yola giriş ilke ve törenleri, dereceleri açıklayan Tusi’nin
Rawdat-ül Taslim vb. yapıtları okuyup yetişmiş bir Ismaili dai’siydi...
Ayrıca Ismaili
ordusu saflarında (fedayin birlikleriyle) savaşlara da girmiştir Hacı Bektaş.
Vilayetname’de, Ahmet Yesevi’nin onu sözde oğlu Kutbeddin Haydar’ı kurtarmak
için gönderdiği Bedehşan savaşına ilişkin keramet söylencesi, gerçekte Şemseddin
Tebrizi’nin 1226 yılında yönettiği ve zaferle sonuçlandırdığı, Sünni Sistanlılarla
yapılan savaştan başkası değildir. Hacı Bektaş bu savaşlara 17-18 yaşlarında
bir delikanlıyken katılmış olmalıdır.
Babasının
amcası oğlu Seyyid Hasan ailesi ve bazı yandaşlarıyla Azerbaycan’da Hoy kentine
yerleştiklerinde, belki anneleri de ölmüş bulunan Hacı Bektaş ve kardeşi birlikte
Nizari Ismaili eğitim kamplarında eğitim ve öğretimlerini sürdürüyorlardı. Hacı
Bektaş, Ismaililer arasında 15 yıldan az kalmamıştır. 1230’lu yıllarda bir Ismaili
dai’si olarak Dava misyonu yüklenip seyahatlara çıkmıştır. Bu görevleri de,
Alamut Imamı Alaeddin Muhammed III’ün (1221-1255) onayıyla yüklenmiştir. Dai’ler
listesinin çıkartılması ve görevlerin onaylanıp icazet verilmesi, Fatımi Ismailileri
zamanında gelenekselleşmiş-resmileşmişti. Alamut kitaplık ve arşivlerinin 1256’da
toptan yakılıp yok edilmesi dolayısıyla ele geçmemiş olabilir.
Fatımiler
döneminden bir örneği, bizi yakından ilgilendirmesi dolayısıyla vermekte yarar
var: 995 yılında, Rey kenti Mutazili (başkadısı) olan Abul Cabbar Hamdani (936-1025),
“Tathbit Dala’ il Nubuwwat, s.180” kitabında Kahire’yi ziyaret eden dai’ler
listesinde Abul Vefa al-Daylami adı geçmektedir. (1017 yılında öldüğü bilinen,
Mineyikli soyağacına göre Zeyd soylu (annesi Kürt) olan Abul Vefa da (I.Kaygusuz,
Alevilik...Tarihi ve Uluları I, Istanbul-1995, s.52-54), Fatımi Ismaili dai’si
olarak Irak’tan Azerbaycan’a Ismaili davasını yayıyordu. Alamut dai listelerinde
mutlaka adı vardı, ama olasıdır ki babasının adlarından biri olan Seyyid Muhammed
diye çağrılıyordu. Dai, davet eden; Ismaili inancını yayan demektir. Dailer
daisi (Imamın vekili, hüccet), Du’i l-Kebir (büyük dailer) ve Du’i (sıradan
dailer, davetçiler) diye üç kısma ayrılıyordu. Hacı Bektaş büyük dailer sırasında
yer almış olmalıdır.
Batıni
Ismaili Dai’si Hacı Bektaş Veli
Hacı Bektaş
önce Hindistan’a gitmiş olabilir. Bu dava gezisi, Şemseddin Tebrizi’nin Multan,
Pencap ve Gucerat’ta Ismaililiği yaydığı döneme rastlar. Onun Hindistan’ı gezmiş
olabileceği, Vilayetname’deki Güvenç Abdal söylencesinden anlaşılmaktadır. Söylencede
Hacı Bektaş Veli, Güvenç Abdal’ı Delhi’deki kuyumcu müridinden 1000 altın neziri
(adağı) almaya göndermiştir.
Hacı Bektaş’ın
Halep, Şam ve Necef’i dolaştığını; Mekke ve Medine’ye gittiğini ve özellikle
Imam Bakır’ın mezarının başında riyazata (benliği yoketme, nefis eğitimi alıştırmaları,
kendine çile çektirme) girdiğini, orada üç yıl hizmette bulunduğunu Vilayetname’den
okuyoruz.
Bu sonuncusu
çok önemlidir: 5.Imam Muhammed Bakır ve oğlu Imam Cafer’in, Ismaililiğin kurucuları
olarak tanınan Abu’l Hattab ve Kaddah bin Maymun’a batıni tevil bilgisi öğrettiklerine
inanılır. Bu iki kişi, her iki Imamı kendi dönemlerinde Tanrının yerdeki mazharı
(görünümü, açınımı-epiphany) olarak görmüştür. Imamların görünüşte onları reddettikleri,
gerçekte ise sırrı faş ettikleri, yani gizli inancı açığa çıkardıkları için
çevrelerinden uzaklaştırdıkları, Ismaili inanç tarihinin önemli olaylarındandır.
Abbasi yönetimi tarafından antropomorfist (insan biçimli tanrıya inanan) suçlamasıyla
katledilmiş olan bu kişiler, Imam Ismail ve oğlu Muhammed’in Hicab’ı (örtüsü,
perdesi) adıyla onları yetiştirenler olarak büyük saygı görürler. Olasıdır ki
Hacı Bektaş, Heterodoks Islamın (Aleviliğin) ilk yazılı kaynağı sayılan Abu’l
Hattab’ın Ummu’l Kitabı’nda Imam Bakır için anlatılanları mezarı başında tekrar
tekrar okudu; soyundan geldiği Imam Musa Kazım’ın dedesini can gözüyle seyretti.
Yine Hacı
Bektaş’ın Makalat’ında (s.81-82) “Adem Aleyhisselam Sıfatı Beyan Eder” başlığını
taşıyan bir bölüm vardır. Burada, Tanrının Adem’i topraktan yaratması üzerine
çok ilginç bir betimleme yapıyor. Yaşadığı zamanın (13.yüzyıl) iyi tanınan yirmiden
fazla ülke, kent ve bölge adlarını tek tek vererek, Adem’in organlarının herbirinin,
bunlardan birinin toprağından yaratıldığını söylemekte. Çok büyük olasılıkla,
tüm bu ülke, kent ve bölgeler, gezip gördüğü, kendi ölçülerince değerlendirdiği
yerlerdir. Üzerinde biraz düşünülünce, her organın işlevinin, toprağından yapılmış
olan kentin ya da ülkenin özelliklerini gösterdiği anlaşılır. (Makalat’taki
bu pasajı, yüzyıl sonra Fazlullah Hurufi (Ö. 1393-4) Cavidanname’sinde kullanmıştır.)
Burada geçen coğrafi adlara bakılırsa, Buhara’dan Mısır ve Kuzey Afrika’ya,
Hindistan’dan Konstantiniye’ye (Istanbul) uzanan kent ve ülkelerinin çoğunu
yıllarca gezmiş olabileceği varsayılabilir.
Otuz yaşlarındaki
genç Ismaili dai’si olarak batıni derviş Hacı Bektaş’ın son durağı Rum diyarı,
yani Anadolu olmuştur. Ancak onu Anadolu’ya gönderen Ahmet Yesevi değil, Alamut
Imamı Alaeddin Muhammed III (1221-1255) olmuştur. Alamut’tan Horasanlı Baba
Ilyas’a yeni bilgiler getirmiş ve onun hizmetine girmiştir. Aşık Paşaoğlu’nun
söylemiyle “Bu Hacı Bektaş... kardeşiyle Anadolu’ya gelmeye heves ettiler...
O zamanda Baba Ilyas gelmiş, Anadolu’da oturur olmuştu. Meğer onu görmeğe gelmişler.
Onun dahi hikayesi çoktur...” Aşık Paşa gibi saray uşağı tarih ve menakib yazıcıları,
“bu çok hikayeleri” alabildiğine kısaltmış ve gerçeklikten uzaklaştırarak Baba
Ilyas’ın, Hacı Bektaş’ınkileri değil, kendi hikayelerini aktarmışlar.
Hacı Bektaş’ın
başından beri içinde ve stratejik katkılarda bulunduğu Baba Ilyas ve Baba Ishak’ın
yönettiği Babai Halk hareketinden Alamut’un habersiz olduğu düşünülemez. Baba
Ilyas’ın dahi Dede Garkın’ın yerine geçirilmiş bölge baş dai’si olması çok mümkündür.
Suriye Ismaili kalelerinden yardım gelmiş olması da doğaldır. Bu arada Selçuklu
Sultanlarının Alamut’a her yıl belli miktarda vergi verdiklerini Ismaili kaynaklarından
öğreniyoruz. En büyük Selçuk Sultanının da Alamut’a vergi vermiş olması düşündürücüdür
:
“1227 yılında
ise Suriye baş dai’si Mecdeddin Rum Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat’a ellçisini
gönderip ondan Sultanlık tarafından Alamut’a her yıl düzenli gönderilen 2000
Dinarı talep etti. Sultan bir süre onu oyaladı ve Alamut yöneticisine (Alaaddin
Muhammed III) (1221-1255) danıştı. Alamut Imamı, Suriye şefinin talebini onaylayarak,
verginin Suriye Ismaililerine verilmesini söyledi. Bunun üzerine vergi Suriye
Ismaili topluluğuna gönderildi.” (Al Hamawi, al- Tarikh-i al-Mansuri, s.340’dan
aktaran Farhad Daftary, agy. s.420)
Babai hareketinin
bağımsız olduğu kesindir. Çünkü yine, 12.yüzyılın ikinci yarısında büyük Suriye
baş dai'si Raşidüddin Sinan’ın (Ö.1193-1194), Alamut Imamı Hasan II (Ö.1166)
tarafından atanmış olmasına rağmen, Alamut’a yaptıkları işler hakkında bilgi
geçmenin ve karşılıklı ekonomik yardımlaşmanın dışında bağımsız hareket ettiğini
biliyoruz.
Baba Ilyas’ın
piri olan Dede Garkın’ın Abu’l Vefa yolağından olduğunu ve dolayısıyla Baba
Ilyas ile Baba Ishak’ın Abu’l Vefa’ya bağlı bulunduklarını Osmanlı tarihçileri
ve menakıbname yazarları da söylemektedirler. Yukarıda değindiğimiz üzere Abu’l
Vefa, Fatımi Ismaililerin 995 yılı listesinde Daylam baş dai’si olarak geçiyor.
Yaşamının son zamanlarında ise Irak’ta Bağdad baş dai’si görevinde bulunmuş
olup, Abu’l Vefa Bağdadi adıyla anılmaktadır. Baştan beri verdiğimiz tüm bu
tarihsel bilgi ve olaylar, Hacı Bektaş’ın ve Babai ayaklanması önderlerinin
batıni Ismaililerle ilişkileri bulunduğunu göstermektedir. Unutmayalım ki, halk
arasında Alamut önderleri “Baba Seyyidina” diye çağrılıyordu.
Vilayetname’de
Hacı Bektaş Veli’nin yaşamına ilişkin anlatılanlar, yazarın halkın arasından
ve başka menakıbnamelerden derlediklerinin, dönemin yöneticisinin inançsal ve
siyasal istekleri doğrultusunda kaleme almış olduklarıdır. Dikkat edilirse Hacı
Bektaş, Vilayetname’sinde batıniliğinden – bir suçmuş gibi - aklanıp, sünnileştirilmiş.
Keramet sahibi bir velidir, yani Tanrı dostudur; ama en büyük kerametlerinden
biri olan tek danesini dökmeden darı çeçi üzerinde otururken bile ona namaz
kıldırtılmıştır. Ayrıca Vilayetname’ye sokulan bazı keramet ögeleri, çok daha
önce yaşamış veliler tarafından gösterilenlerin yinelenmesidir.
Örgütlü batıniliğin
son temsilcileri Nizari Ismaililerin (1090-1256), Sünni yönetimler tarafından
Islam düşmanı, dinsiz, katil, her türlü kötülüğü yapmaya hazır şeytan gibi görülmesi
nedeniyle menakıbname yazarları “dai ve Ismaili” adları kullanmaktan çekinmişlerdir.
Oysa Vilayetname’de Hacı Bektaş’ı ziyarete gelmiş olduklarından sözedilen Horasanlı
Kalenderiler, Ismaililerden başkası değildir.
Gerçek böyle
iken, Hacı Bektaş Veli, Nizari Ismaililerle ilişkisi bir yana içinden geldiği
Babailerden bile uzaklaştırılmış ve hala Babai ayaklanmasına katıldı-katılmadı
tartışması yapılıyor. Onu Sünni göstermek için Nakşibendiler Hacı Bektaş'a “amcazade”
diyor ve onun batıliğini-Aleviliğini “iftira” kabul ediyorlar.
Sonuç
Hacı Bektaş
Veli’nin Makalat’ı karşılaştırmalı incelendiğinde, Ismaili kitaplarındaki Tanrı
inancı, din ve felsefe anlayışı, yola giriş kuralları aynen bulunabilir. Bazılarının
ise üstü örtülmüş, farklı adlarla verilmiş, takiyyeye gerek duyulmuştur.
Hacı Bektaş’ın
Selçuklu Prenslerinin çatışmalarında Izzeddin Keykavus’a destek vermesi ve Bizans’a
yakınlık duyması, Anadolu’da merkezi birliğin kurulması amacı kadar, antik Ege
Uygarlıklarının son mirasçısı olan ileri Bizans uygarlığından yararlanma ve
Islam-Hristiyanlık ayırımı yapmadan insanlığı birleştirme hedefi taşır.
Hacı Bektaş
Veli, 1256’da Alamut’un Moğollar tarafından yerle bir edilmesi sonucu Ismaililerle
ilişkisini kesmiş, ama batıni inancın doruğunda; zamanın kurtarıcı imamı olarak
ortaya çıkıp, Alamut Imamlarının temsil ettiği (Haft bab-ı Baba Seyyidina’ya
göre Alamut Imamı Ali’yi temsil ediyor, bütün Ismaili inançlıların her biri
de Salman’nın makamında bulunuyordu, yani birer Salman idiler.) Ali’nin donuna
bürünmüştür. Bunu pekçok Alevi-Bektaşi ozanı işlemiştir. Biz Sadece Hasan Dede’den
(Ö.1469) bir tek dörtlükle örnekleyelim:
“Yerlerin
göklerin binasın düzen
Ak üstünde
kara yazılar yazan
Engür şerbetini
Kırklara ezen
Hünkar Hacı
Bektaş Ali kendidir”
Son cümle
olarak;Hacı Bektaş’ın Yeniçerilerin Piri yapılması ya da gösterilmesi, Osmanlının
tarihsel bir siyaset kurnazlığıdır.
*
* *
(1)Devletşah’a
göre Şems, Celaleddin Nev-Müsülman’ın (Ö.1221) oğludur ve gizlice Tebriz’de
okumuştur. Krş. al-Shushtari,Majalis al-Muminin, Vol.2, s.110 ve A. Semenov,
Sheih Dzhelal-ud-Din-Rumi po predstavleniyam Shughnanskikh Ismailitov; Orta
Asya ve diğer bazı bölgelerin Nizarileri tarafından, kendileriyle ortak inançta
olduğu düşünülen, Mevlana Celaleddin üzerinde Şuğnan Nizarilerin fikirlerinin
analizi yapılıyor. F.Daftary, The Ismaili’is, s. 414, 695. I.K.)
Dr.İsmail
KAYGUSUZ
|