"Metin
Altıok ve Nâzım Hikmet'i bestelerken hem Türk halkına
hitap etmek hem de evrensel kalmayı becermek gerek."
Başbakan
dahil, AKP yetkililerinden rica ediyorum, Metin Altıok Ağıtı'nın
çalınmasına destek olun. Yasakçı olmayın, katillerden yana
olmayın. Vefat eden şairlerden yana olun...Behçet
Aysan, Metin Altıok ve diğerleri, onlar değerli ve 2 Temmuz
1993'te yaşananlara 'doğru' sahip çıkmanız bu toplum için
mühim
18/08/2007
FAZIL SAY
Beş
yaşında bir çocuktum, büyük usta Mithat Fenmen ile piyano
derslerime başladığımda. O yıllarda annemle babam yeni boşanmıştı:
Anemin Ankara'da eczanesi vardı. Babam ise 1976 da 'Türkiye
Yazıları' isminde bir edebiyat dergisi çıkartmaya başlamıştı;
en yakın arkadaşları Metin Altıok, Vecihi Timuroğlu ve Cemal
Süreya ile birlikte...
Mithat
Fenmen, o zaman 60 yaşlarındaydı. Bana her gün ders verirdi
Kızılay'daki evinde. Ailemden ücret talep etmemişti, çünkü
idealistti. Zamanında İdil Biret'in de ilk hocasıydı ve hep
"Fazıl, İdil'den bu yana gördüğüm en yetenekli çocuk" derdi...
Derslere hep çok sevdiğim 'emprovizasyon'la başlardık. "Anlat
bakalım, piyanoda bugün neler yaptın?" derdi ve ben de yaşadıklarımı
bir şekilde 'seslerle' anlatmaya çalışırdım: Okuldaki oyunlar,
trafik sıkışıklığı, kornalar, eve gelip çizgi film seyretmelerim;
ayı yogi, tom ve jerry, vs... Tam emprovizasyon.
Hafta
içi babamda, hafta sonu annemde kalırdım. Piyano dersinden
çıkıldığında babamla her akşam Kızılay'daki 'tavukçu' meyhanesine
giderdik, ekip orda buluşurdu. Aziz Nesin ve Yaşar Kemal Ankara'ya
geldiklerinde bizim evde kalırlardı.
Para
olarak hiç değilse de; çok zengindik!
'Hadi bir mastika çalsana'
12 Eylül 1980 sabahı jandarma evimizi aramaya geldiğinde bütün
Nâzım kitapları çoktan duvar piyanosunun içine tıkıştırılmıştı!
Jandarma piyanonun akort kapağını açmaya yeltendiğinde babam
"Aman oğlum dikkat et, elektrik çarpar!" diyerek vaziyeti
kurtarmıştı. Güneşli bir sonbahar sabahıydı, kapalı perdelerimizin
arasından süzülen loş ışık eşliğinde jandarma "Hadi bir mastika
çal bakalım" dediği için piyanonun başına oturmuş ve o gün
o saat, piyanonun tellerine kitap koyarak, çok daha 'değişik
tınılar' elde edilebileceğinin ilk deneyimini bilinçsizce
yaşamıştım. Jandarma hiçbir şey çakmamıştı. Gittiler...
Mithat hocamın 1982'deki vefatından sonra bir başka büyük
usta Kamuran Gündemir'in öğrencisi oldum Ankara Devlet Konservatuvarı'nda.
Kamuran Gündemir, tam bir 'müzik delisi'ydi ve sadece 'deli
gibi' çalınmasından hoşlanırdı. Derslere sabah altı buçukta
başlardık! Öğleye kadar... Sonrasında da yıllarca üç şeye
odaklandım zaten: Piyano çalışmak, beste yapmak ve maç yapmak.
2
Temmuz 1993 günü, artık Ankara ve Düsseldorf'taki öğrenimim
çoktan bitmişti ve Berlin Müzik Akademisi'nde hoca olmuştum:
'Oda müziği' dersleri veriyordum. Derslerden sonra okulun
yakınlarındaki 'Spielothek'e gider atari oynardım. İşte 2
Temmuz 1993 günü, yine Berlin-Schöneberg'deki bir atari salonunda
futbol oyunu oynarken, radyo, Türkiye'nin Sivas kentinde yaşanan
olayları anons etmeye başlamıştı.
Dikkat
kesildim. Alman spiker sürekli Aziz Nesin ismini geçiriyordu
ve bir de "i" ile telaffuz edilmiş 'Altiok' kelimesi geçti
bir an. Yıllar önce 'tavukçu'da her akşam kucağında uyukladığım
Metin Altıok...
Çok yazık...
Temmuz 1993'teki bu olaylardan birkaç ay sonra kendiliğinden
yeni bir 'tutku' edindim: Şiir... Özellikle de Türk şiiri...
Hemen hemen her şeyi okudum ve defalarca okudum! Onlarla beraber
yaşamaya, her gün bir şarkı bestelemeye başladım. (600 şarkısı
olan Schubert gibi!) Artık 6-7 yıldır içinde yaşadığım ve
iyi benimsediğim Alman toplumundaki besteci-şair dayanışmalarına
gıpta ile bakmaya başlamıştım; Beethoven ile Schiller, Schumann
ile Heine, Schubert ile Goethe... İdealim; bu kültür seviyesinde
bir şeyler üretmekti; Say-Altıok, Say-Nâzım... Çok heyecanlıydım...
Bestecilik
tekniği olarak, bilincinde olduğum şeyler vardı: Bu büyük
Alman bestecileri, doğallıkla Alman halkına hitap ediyordu
ama aynı zamanda evrensel bir dil de oluşturmaktaydılar. Nitekim
yıllar içinde 'insanlığın malı' oldular... Şimdi, etik olarak
'hayli zor' bir konu olan, hem Türk halkına hitap etmek, hem
de evrensel kalmayı becermek gerekmekteydi Nâzım Hikmet veya
Metin Altıok bestelerken...
Bu
iki oratoryomu 10 yıl kadar kafamda kurdum. 'Nâzım', daha
dışavurumcu ve dramatik, 'Metin Altıok Ağıtı' ise daha içine
kapalı (elejik) eserler oldu sonuçta. Eserlerin kurgusunda,
Nâzım 16 şiiri ile kendi portresi ve biyografisini oluştururken,
Metin Altıok 12 şiiriyle oluşturmaktaydı. Nâzım 75 dakika,
Metin Altıok 55 dakika tutuyordu.
Yasakçı ve katillerden yana
olmayın
Bu
iki eserin bir numaralı yazılış sebebi 'halk ile kültür arasında
sağlam ve anlaşılır bir köprü oluşturması'dır. Nitekim öyle
oldu. Aslında 'text içeriği' tamamen 'karakolluk' olan Nâzım
oratoryosu, Aspendos'ta, Efes'te, Ankara Odeon'da ve İstanbul
Açıkhava'da -Cumhurbaşkanımızın da himayesinde-, sorunsuz
bir şekilde defalarca çalındı. Yüzbinlerce bilet satıldı yıllar
içinde bu konserlerde. CD'si ve DVD'si yapıldı. Genel itibarıyla
'çok iyi' eleştiriler ve 'müteşekkir' yazılarla karşılaştım,
nitekim bu konuda ben de 'müteşekkirim' destek olanların hepsine...
Ve tabii ki, Genco Erkal'a, Zuhal Olcay'a bu ekipte çalışan
ve dünya çapında performans sergileyen herkese... Bu iş, kanımca
amacına ulaştı. Fakat ne geldiyse -hiç de fazla politize olmayan-
'Metin Altıok Ağıtı'nın başına geldi. Geçen yazımda bahsettim.
2003 AKP kültür bakanı Erkan Mumcu, 'kafasının estiği doğrultuda'
zorluklar çıkardı; 'Ya koroyu ya belgesel görüntüleri çıkartacaksın
bu eserden' gibisinden... Her neyse, olan oldu...
Şimdi
burada, Başbakan dahil, AKP yetkililerinden rica ediyorum:
"Metin Altıok Ağıtı'nın çalınmasına destek olsunlar. Bir sorun
yok bunda. Bu eser bir 'senfonik ağıt'. Çağdaşlık ve sanatçıya
karşı 'fair' (ADİL) olunması onlara 'artı puan' kazandıracaktır...Yasakçı
olmayın. Katillerden yana olmayın. Duyarlı olun! Vefat eden
şairlerden yana olun... Onlar değerli... Behçet Aysan, Metin
Altıok ve diğerleri... 2 Temmuz 1993'te yaşananlara 'doğru'
sahip çıkmanız bu toplum için mühim...
Diyeceklerim
bunlar...
Bense,
çocukluk anılarımın nostaljisi ve gençliğimin heyecanı içinde
başladığım bu 'stil'imde, yeni bestelerimle çalışmaya devam
etmek istiyorum... Ahmed Arif'in '33 Kurşun'u ile, Nâzım Hikmet'in
'Şeyh Bedrettin Destanı' ile, Cemal Süreya, Can Yücel, Orhan
Veli, Turgut Uyar, Behçet Aysan, Yunus Emre, Pir Sultan ve
tabii ki Hayyam ile... Çok iş var çok!
Sonsöz
1: İKSV ile barışık olmamak için bir sebebim yok. Çocukluğumdan
beri onların sayesinde 'dünya kültürü'yle tanışmış olmamı
göz ardı edecek değilim. Ama 2003'te içine düştüğümüz 'travmatik
durum' sonrasında kendilerinden -telafi edici- doğru adım
atmalarını beklemek de en doğal hakkım değil mi?
Sonsöz
2: Radikal yazarları Yıldırım Türker ve Perihan Mağden'den
de bir ricam olacak. 'Nâzım'ı ve beni, 'dinlemeden' eleştirdiydiniz,
bir kere de 'dinlemiş olarak' eleştirmenizi isterim, bu kadarı
hakkım... 2007 yılında 'Hande ile aşk yaşamak ve giyim kuşam
muhabbeti yapmak', 2001 de yazılmış bir Nâzım Oratoryosu'nun
'inandırıcılığını' etkilemez Perihan Mağden, bu çok saçma
ve gülünç. Yıldırım Bey'in de benim hayatımın da eserlerimin
de 'popülizm' değil, 'halka dokunabilme arzusu' taşıdığını
bu yaşta artık anlıyor olması lazım. Bütün dünyada olduğu
gibi kendi memleketime de dokunmak istemem doğal... Öyle değil
mi?