AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ

İKİNCİ DAİRE ŞİMŞEK VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE

(Başvuru numaraları: 35072/97 ve 37194/97)

KARAR

STRAZBURG

26 Temmuz 2005

Bu karar AİHS’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen şartlarda kesinlik kazanacaktır. Ancak, şekle ilişkin değişiklik yapılabilir.

Şimşek ve Diğerleri – Türkiye davasında,

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Daire),

  • Başkan J.-P. COSTA,
  • Yargıçlar A.B. BAKA,
  • R. TÜRMEN,
  • K. JUNGWIERT,
  • M. UGREKHELIDZE,
  • A. MULARONI
  • E. FURA-SANDSTRÖM ve

Bölüm Sekreter Yardımcısı S. NAISMITH’in katılımı ile kapalı oturumda 28 Haziran 2005 tarihinde toplanmış ve anılan tarihte izleyen kararı vermiştir:

USUL

1.Dava, Ali Şimşek, Şaziment Şimşek, Dilay Şimşek, Erkan Şimşek, Gökhan Şimşek, Şenay Şimşek ve Hakkı Yılmaz, Hüseyin Kopal, Cemal Poyraz, Hacer Baltacı, Mustafa Tunç, Mahmut Engin, Arslan Bingöl, Veli Kaya, Mehmet Gürgen, Çiçek Yıldırım, Hüseyin Sel, Mukaddes Gündüz, Sabri Puyan, Zeynel Abit Çabuk, Aynur Demir ve Aligül Yüksel (“başvuranlar”) isimli yirmi iki Türk vatandaşı tarafından sırası ile 7 Şubat ve 12 Mayıs 1997 tarihlerinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (“Sözleşme”) eski 25. maddesi kapsamında, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na (“Komisyon”) Türkiye Cumhuriyeti aleyhine yaptıkları iki başvurudan (başvuru numaraları: 35072/97 ve 37194/97) kaynaklanmaktadır.

2.Kendilerine adli yardım temin edilmiş olan başvuranlar, İstanbul Barosu avukatlarından S. Kuşkonmaz tarafından temsil edilmiştir. Bu davada Türk Hükümeti (“Hükümet”) AİHM’deki yargılama için herhangi bir Ajan tayin etmemiştir.

3.Başvuranlar, özellikle akrabalarının İstanbul’da gerçekleşen gösterilerde polisin gereğinden fazla güç kullanması sebebiyle öldürüldüğünü iddia etmişlerdir. Ayrıca, olaylara yönelik yerel soruşturmanın yetersizliği ve etkili olmamasından şikayetçi olmuşlardır. Şikayetleri bağlamında, başvuranlar, AİHS’nin 2., 6., 14. ve 17. maddelerinin ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir.

4.Başvurular, AİHM’ye 1 Kasım 1998 tarihinde, 11 no’lu Protokol yürürlüğe girdiğinde iletilmiştir.(11 no’lu Protokol’ün 5 § 2. maddesi).

5.Başvurular, AİHM’nin Birinci Dairesi’ne tevzi edilmiştir (Mahkeme İç Tüzüğü’nün 52 § 1. maddesi). Bu Daire içinde, davalara bakacak olan Bölüm, 26 § 1. maddenin gerektirdiği gibi oluşturulmuştur.

6.20 Nisan 1999 tarihinde, AİHM, başvuruları birleştirme ve Hükümet’e bildirme kararı almıştır (42 § 1. maddesi).

7.1 Kasım 2001 tarihinde, AİHM, Dairelerin kompozisyonunu değiştirmiştir (25 § 1. madde). Bu dava yeni oluşturulmuş olan Dördüncü Daire’ye tevzi edilmiştir (52 § 1. madde).

8. 4 Mayıs 2004 tarihinde, AİHM, başvuruları kısmen kabuledilebilir ilan etmiştir.

9.Başvuranlar ve Hükümet, esaslara ilişkin ek görüş bildirmiş (59 § 1. madde) birbirlerinin görüşlerine yazılı olarak cevap vermiştir.

10. 1 Kasım 2004 tarihinde, AİHM, Dairelerinin kompozisyonunu tekrar değiştirmiştir (25 § 1. madde). Bu dava yeni oluşturulmuş İkinci Daire’ye tevzi edilmiştir. (52 § 1. madde).

OLAYLAR

I.DAVA OLAYLARI

11.Taraflarca sunulduğu şekliyle olaylar şu şekilde özetlenebilir:

A.Genel Bilgiler

12.Başvuranların tümü İstanbul’da ikamet etmektedir.

I. Başvuru no 35072/97

13.Ali Şimşek, Şaziment Şimşek, Dilay Şimşek, Erkan Şimşek, Gökhan Şimşek ve Şenay Şimşek isimli başvuranlar, Gazi olaylarında ölen Dilek Şimşek Sevinç’in akrabalarıdır.

2.Başvuru no. 37194/97

14.Aşağıdaki başvuranlar da, Gazi olaylarında hayatını kaybedenlerin akrabalarıdır:

  • - Hakkı Yılmaz, (merhum) Dinçer Yılmaz’ın babasıdır;
  • - Hüseyin Kopal, (merhum) Reis Kopal’ın babasıdır;
  • - Cemal Poyraz, (merhum) Zeynep Poyraz’ın babasıdır;
  • - Mustafa Tunç, (merhum) Fevzi Tunç’un babasıdır;
  • - Mahmut Engin, (merhum) Sezgin Engin’in babasıdır;
  • - Arslan Bingöl, (merhum) Fadime Bingöl’ün kocasıdır;
  • - Veli Kaya, (merhum) Mümtaz Kaya’nın babasıdır;
  • - Mehmet Gürgen, (merhum) Hasan Gürgen’in babasıdır;
  • - Çiçek Yıldırım, (merhum) Ali Yıldırım’ın annesidir;
  • - Hüseyin Sel, (merhum) Hasan Sel’in babasıdır; ve
  • - Mukaddes Gündüz, (merhum) Mehmet Gündüz’ün karısıdır.

Diğer başvuranlar, Ümraniye olaylarında hayatını kaybedenlerin akrabalarıdır:

  • - Hacer Baltacı, (merhum) İsmail Baltacı’nın karısıdır;
  • - Sabri Puyan, (merhum) Hasan Puyan’ın kardeşidir;
  • - Zeynel Abit Çabuk, (merhum) Hakan Çabuk’un babasıdır;
  • - Aynur Demir, (merhum) Genco Demir’in karısıdır; ve
  • - Aligül Yüksel, (merhum) İsmihan Yüksel’in oğludur.

Başvuranların sunduğu şekliyle olaylar

1.Gazi olayları

15.Gazi, İstanbul Gaziosmanpaşa’da bir mahalledir. Gazi mahallesi sakinlerinin çoğu, Alevi mezhebine bağlıdır.

16. 12 Mart 1995’te saat yaklaşık olarak 21.00’da, bir taksi içinde bulunan kimliği belirsiz bir grup tarafından Gazi mahallesindeki beş kahvehaneye ateş açılmıştır. Ateş, yaklaşık olarak beş dakika kadar sürmüştür. Halil Kaya isimli yaşlı şahıs öldürülmüş ve yirmi beş kişi yaralanmıştır. Pek çok dükkan ciddi biçimde hasar görmüştür. Saldırının failleri, taksi şoförünü de öldürmüş ve kaçmıştır.

17.Bu olaydan sonra, mahalle sakinleri, açılan ateşten sonra polisin ilgisizliğini protesto etmek amacıyla caddeye çıkarak kahvehanelerin ve Cemevi’nin [1] önünde toplanmıştır. Topluluk ayrıca, yaralıların tedavi edildiği hastanelerin önünde de toplanmıştır. Yaklaşık olarak gece yarısında, grup, mahalle karakoluna doğru ilerlemeye başlamıştır. Polis panzerlerle barikat kurmuş ve akabinde cop ve tüfek dipçikleriyle gruba saldırmıştır.

18.13 Mart 1995 tarihinde, saat 04.00’te, İstanbul Valisi ve Emniyet Müdürü, Gaziosmanpaşa Kaymakamlığı’na gitmiş ve olaylara son vermeleri için topluluk liderleriyle bir toplantı yapmıştır. Göstericiler sakinleşmeye başlamıştır.

19. O esnada, iki panzer göstericilere yaklaşmış ve onlara ateş açmıştır. Akabinde ise Mehmet Gündüz olay yerinde öldürülmüş ve on kişi yaralanmıştır.

20. 13 Mart 1995 sabahı, çevre mahallelerden binlerce kişi göstericilere katılmıştır. Başvuranlara göre, hiçbir terörist provokasyon olmamıştır. Bazı göstericiler polis barikatlarına taş ve bozuk para atmaya başlamıştır.

21.Saat 11.00’de polis, barikatların arkasından ateşe başlamıştır. Göstericileri hedef alan nişancılar çevredeki binalara yerleştirilmiştir. Ateş sırasında, Fadime Bingöl ve Sezgin Engin öldürülmüş ve kimi göstericiler de yaralanmıştır.

22. Bu iki kişinin öldürülmesi, tansiyonu artırmış ve göstericiler saat 14.00’de polis barikatlarına doğru ilerlemeye başlamıştır. Barikatların arkasında, yolların kenarında ve bazı binaların üzerinde bulunan üniformalı ve sivil polisler yoğun ateşe başlamıştır. Yaklaşık yirmi dakika boyunca, polisler, olay yerinden kaçmaya çalışan birkaç göstericiyi kovalamış ve vurmuştur. Zeynep Poyraz, Dilek Şimşek Sevinç, Ali Yıldırım, Reis Kopal, Mümtaz Kaya, Fevzi Tunç, Hasan Sel, Hasan Gürgen, Dinçer Yılmaz ve Hasan Ersürer vurularak öldürülmüşlerdir. Yüzden fazla kişi yaralanmıştır. Polis, göstericilerin yaralıları hastaneye götürmesini engellemiştir.

23.Aynı gün saat 15.15’te, polis, Halil Kaya ve Mehmet Gündüz’ün cenazesine katılan kalabalığa saldırmıştır. Bölgeye askeri takviye gönderilmiştir. Başvuranlar, grubun askerlere karşı gösteride bulunmadığını belirtmiştir.

24.Saat 16.00’da bölgede sokağa çıkma yasağı ilan edilmiştir.

25. Bu olaylarda, kahvehanedeki Halil Kaya isimli şahıs ve ayrıca taksi şoförü dahil olmak üzere toplam on beş kişi öldürülmüş ve 276 kişi yaralanmıştır.

2. Ümraniye olayı

26.Gazi olayları, ülke çapında infiale sebep olmuş ve Türkiye’nin çeşitli yerlerinde polisin davranışının kınandığı birkaç gösteri yapılmıştır.

27.15 Mart 1995 tarihinde, İstanbul Ümraniye’deki Mustafa Kemal Mahallesi’nde büyük bir grup toplanmıştır. Grup, Gazi olaylarında öldürülenlerin cenazelerine doğru ilerlemeye başlamıştır.

28. Aynı gün saat 14.30’da, kalabalık, bir ilkokulun dışında bulunan alanda polis tarafından kurulmuş olan barikatla karşılaşmıştır. Bazı göstericiler barikatlara taş atmaya başlamış, bunun üzerine herhangi bir uyarıda bulunmaksızın üniformalı ve sivil polisler kalabalığa ateş etmeye başlamıştır. Gruptan kimse ateşe karşılık vermemiştir. Polis memurlarından hiçbiri öldürülmemiş ya da yaralanmamıştır. Ateş esnasında Hasan Puyan, İsmihan Yüksel, İsmail Baltacı, Genco Demir ve Hakan Çabuk öldürülmüştür. Yirmiden fazla kişi yaralanmıştır.

C. Hükümet tarafından sunulduğu şekliyle olaylar

29.Gazi Mahallesi’nde beş kahvehaneye ateş açıldığı haberi üzerine, polisler olay yerine intikal ettirilmiştir. Polisler kahvehanelerin önüne geldiğinde, polis aleyhine slogan atan kırk kişilik bir kalabalıkla karşılaşmışlardır. Grup, polis araçlarına saldırmış ve polisler soruşturma yürütememiştir. Bunun üzerine takviye güç istemişlerdir. Takviye güvenlik güçlerinin gelmesini takiben, polis soruşturma yapmış ve yaralılar hastaneye gönderilmiştir. Aynı zamanda, çevreden bazı kişiler gösterici gruba katılmıştır. Birlikte slogan atmış ve polise taş ve bozuk para atmaya başlamışlardır. Bazı göstericilerin ellerinde yangın bombası bulunmaktaydı. Çevreden gelenlerin eklenmesiyle, kalabalık genişlemiş ve Gazi Karakolu’na ilerlemeye başlamıştır. Birçok işyeri ve araç ateşe verilmiştir. Gruptaki bazı maskeli adamlar tarafından polislere yangın bombaları atmaya başlamıştır. Kalabalığın daha ileri gitmesini engellemek amacıyla, polisler barikat kurmuştur. Güvenlik güçleri kalabalığa durmaları için sözlü uyarıda bulunmuştur. Daha sonra ise kalabalığı dağıtmak için tazyikli su ve cop kullanmıştır. Kalabalığı dağıtamayınca havaya uyarı ateşi açmışlardır. Ancak, kalabalık, güvenlik güçlerine doğru ilerlemeye devam etmiş ve yangın bombalarıyla panzerlere saldırmıştır. Gazi Mahallesi’ndeki isyan iki gün sürmüştür. İkinci günün sonunda bölgede sokağa çıkma yasağı ilan edilmiştir. İsyan sırasında 13 kişi ölmüş ve 195 kişi (152 mahalle sakini, 36 polis memuru ve 7 asker) yaralanmıştır.

30. 12 Mart 1995 olaylarında sonra, güvenlik güçleri, Ümraniye’de olası isyan olaylarına ilişkin istihbarat raporları almıştır. İstenmeyen olayları önlemek amacıyla, 14 Mart 1995 tarihinde Ümraniye İlçe Emniyet Müdürlüğü’nde bir toplantı yapılmıştır. İlçe Emniyet Müdürü, mahallenin bağlı olduğu Belediye Başkanı ve Pir Sultan Abdal Derneği Başkanı’nın katıldığı toplantıya Kaymakam başkanlık etmiştir. Toplantıda durum masaya yatırılmış ve mahalle sakinlerinden provokasyona gelmemeleri ricasında bulunulmuştur. 15 Mart 1995 sabahı, bir terör örgütünün tehditleri üzerine, mahalledeki bütün işyerleri protesto etmek amacıyla kepenk indirmiştir. Durumu tartışmak için ikinci bir toplantı yapılmıştır. Aynı gün saat 13.00 civarında Mustafa Kemal Mahallesi’nde bulunan Pir Sultan Abdal Derneği’nin önünde 1500 kişi toplanmış ve Örnek Mahallesi’ne doğru ilerlemeye başlamıştır. Güvenlik güçleri, yürüyüşün yasal olmadığını anons etmiş ve topluluğa dağılmasını söylemiştir. Grup, slogan atarak ilerlemeye devam etmiştir. Yürüyüşe katılanların sayısı binleri bulmuştur. Bazı göstericiler kırmızı bere ve atkı takmışlardı. Kalabalıktan bazı kişiler güvenlik güçlerine taş ve bozuk para atmışlardır. Tansiyon arttıkça, grup, güvenlik güçlerine tuğla ve taşla saldırmaya başlamıştır. Güvenlik güçleri önlemler almış ve bir güvenlik hattı belirlemişlerdir. Biraz sonra, gruptan silahlı kişiler, güvenlik güçlerine ve kalabalığa ateş açmıştır. Güvenlik güçleri havaya uyarı ateşi açmış ve saldırı durmuştur. Yaralılar derhal hastaneye kaldırılmıştır. Yaralılar götürülürken, kalabalık slogan atmaya ve sığınakların arkasında taş atmaya devam etmiştir. Ayrıca lastikler yakılarak trafik de engellenmiştir. Askeri güçler olay yerine intikal etmiş, sokağa çıkma yasağı ilan edilmiş ve mahalleye giriş çok sıkı denetim altına alınmıştır.

31.Olayları takiben, yerel merciler olayları derhal soruşturmaya başlamıştır. Birkaç görgü tanığı ifadesi alınmış, otopsi yapılmış ve yaralı ve ölü kişilerin vücutlarından çıkarılmış kurşunlar balistik incelemeye gönderilmiştir. 26 ve 31 Temmuz, 11 Eylül ve 15 Kasım 1995, 27 Ekim 1997 ve 12 Ekim 1999 tarihlerinde İstanbul Adli Tıp Kurumu tarafından yedi balistik inceleme raporu hazırlanmıştır. Bu raporlara göre, kurbanların vücutlarından çıkarılan kurşunların hiçbiri, iki olay esnasında görev yapan güvenlik güçlerinin silahlarından çıkmamıştır.

32. 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 22. maddesi uyarınca, merhumların ailelerine Nisan 1995’te, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonu’ndan 2.800 Euro karşılığı olan 150.000.000 TL tazminat ödenmiştir.

D. Gazi ve Ümraniye olaylarına ilişkin yerel işlemler

1.Gazi olaylarına ilişkin işlemler

33.11 Nisan 1995 tarihinde, Arslan Bingöl, Celal Sevinç, Çiçek Yıldırım, Mukaddes Gündüz, Sabahat Engin ve Cemal Poyraz isimli başvuranlar, İçişleri Bakanlığı, İstanbul Valisi, İstanbul Emniyet Genel Müdürü ile Gaziosmanpaşa’da 12-13 Mayıs 1995 tarihlerinde görev yapan polisler aleyhine, Gaziosmanpaşa Cumhuriyet Savcısı’na şikayette bulunmuştur. Akrabalarının, gereğinden fazla güç kullanan polislerce öldürüldüğünü ileri sürmüşlerdir. Ayrıca, polisi protesto eden kalabalığın ateşli silah kullanmadığını ve polisin kalabalığa uyarı yapmaksızın ateş açtığını iddia etmişlerdir. Polisin göstericileri dağıtmak için önce tazyikli su, daha sonra ise göz yaşartıcı gaz veya plastik mermi kullanması gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Müştekilere göre, polis, Alevi mezhebine bağlı Gazi Mahallesi sakinlerinden oluşan göstericilere karşı kasten ateşli silah kullanmıştır.

34.Bu şikayeti takiben, Cumhuriyet Savcısı, olaylara ilişkin soruşturma başlatmıştır. 19 Nisan 1995 tarihinde, İstanbul Valisi Hayri Kozakçıoğlu aleyhine olan şikayeti incelemek amacıyla görevsizlik kararı çıkarmıştır. İleri soruşturma yapılması amacıyla Cumhuriyet Savcısı, dosyayı İçişleri Bakanlığı’na göndermiştir.

35. 4 Temmuz 1995 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı, İstanbul Emniyet Genel Müdürü Necdet Menzir hakkında takipsizlik kararı çıkarmıştır.

36. 5 Temmuz 1995 tarihinde Cumhuriyet Savcısı, İçişleri Bakanı Nahit Menteşe aleyhine cezai kovuşturma başlatılmamasına karar vermiştir. Cumhuriyet Savcısı, İçişleri Bakanı olarak Menteşe’nin, iddia edilen olaylara ilişkin yasal sorumluluğu olmadığını belirtmiştir.

37. Aynı gün, Cumhuriyet Savcısı, Dinçer Yılmaz, Sezgin Engin, Mümtaz Kaya, Hasan Gürgen, Hasan Sel ve Hasan Ersürer’in ölümüne ilişkin soruşturmayı, diğerlerinden ayırmaya karar vermiştir. Buna paralel olarak bu dosya, 1995/6570 olarak numaralandırılmıştır.

38. 10 Temmuz 1995 tarihinde Cumhuriyet Savcısı, 12 ve 13 Mayıs 1995 tarihleri arasındaki gösterilerde görev yapan yirmi polis hakkında Eyüp Ağır Ceza Mahkemesi’ne iddianame sunmuştur. İddianame, Dilek Şimşek Sevinç, Reis Kopal, Zeynep Poyraz, Fevzi Tunç, Fadime Bingöl, Ali Yıldırım ve Mehmet Gündüz’ün ölümü ile ilgili idi. Cumhuriyet Savcısı, iddianamesinde, görgü tanıklarının ifadesine, sağlık raporlarına, polis ve otopsi raporlarına, video kayıtlarına ve gazete kupürlerine atıfta bulunmuştur. Gazi Mahallesi’ndeki kahvehanelere yapılan saldırının ve yasadışı örgütün provokasyonunun ardından, mahalle sakinlerinin polise karşı direniş gösterdiğini ifade etmiştir. Kalabalık, slogan, taş ve yangın bombaları atarak mahalle karakoluna ilerlemiştir. Gruptan bazı kişiler polislere ateş etmiştir. Kalabalık, Aleviler ve Sünniler arasında nefret yaratmak amacıyla slogan atmıştır. Cumhuriyet Savcısı, ayrıca, göstericileri dağıtmak amacıyla polis panzerlerinden ateş açıldığını ve bunun sonucunda Mehmet Gündüz’ün vurularak öldürüldüğünü belirtmiştir. Adem Albayrak isimli bir polis, Ali Yıldırım, Dilek Şimşek Sevinç ve Fadime Bingöl’ü vurarak öldürmüştür. Kimliği belirlenemeyen başka bir polis memuru ise, Reis Kopal’ı vurarak öldürmüştür. Adem Albayrak’la birlikte Mehmet Gündoğan, Zeynep Poyraz’ı vurarak öldürmüştür. Cumhuriyet Savcısı, polis memuru Gündoğan ile birlikte, panzerdeki polis memurlarının, Feviz Tunç’u vurarak öldürdüğünü iddia etmiştir. Cumhuriyet Savcısı, Türk Ceza Kanunu’nun 448. maddesi uyarınca adı geçen polis memurlarının kasten adam öldürmekten yargılanmalarını talep etmiştir.

39.Mukaddes Gündüz (Mehmet Gündüz’ün karısı), Mustafa Tunç (Fevzi Tunç’un babası), Çiçek Yıldırım (Ali Yıldırım’ın annesi), Cemal Poyraz (Zeynep Poyraz’ın babası), Celal Sevinç (Dilek Şimşek Sevinç’in kocası), Ali Şimşek (Dilek Şimşek Sevinç’in babası), Hüseyin Kopal (Reis Kopal’in babası) ve Aslan Bingöl (Fadime Bingöl’ün kocası), işlemlere müdahil olmuştur.

40. 13 Temmuz 1995 tarihinde, Eyüp Ağır Ceza Mahkemesi güvenlik gerekçesiyle davayı başka bir şehre nakletmeye karar vermiştir; zira davanın görüldüğü yer olayın meydana geldiği yere çok yakın idi. 41. 15 Ağustos 1995 tarihinde Yargıtay, Eyüp Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararını onamış ve davayı İstanbul’a yaklaşık olarak 1000 km uzaklıkta olan Trabzon Ağır Ceza Mahkemesi’ne nakletmiştir.

42. 11 Eylül 1995 tarihinde, Trabzon Ağır Ceza Mahkemesi tensip duruşması yapmıştır. Birkaç mahkemeye, elli görgü tanığının ifadesinin alınması amacıyla istinabe müzekkeresi göndermeye karar vermiştir. Ayrıca, diğer 250 görgü tanığının sözlü ifadesinin alınmasının daha sonraki bir safhada mütalaa edilebileceğine karar vermiştir. Son olarak, Cumhuriyet Savcısı’ndan, olaydan sonra ülkede başka yerlere gönderilmiş olan yirmi polis memurunun mevcut adreslerini bulmasını talep etmiştir. Davanın incelenmesini 15 Kasım 1995 tarihinde kadar ertelemiştir.

43. 15 Kasım 1995 tarihinde, Trabzon Ağır Ceza Mahkemesi, polis memurlarına yönelik cezai işlem başlatılması için iddianamede İstanbul İl İdare Kurulu’nun izni olmadığı gerekçesiyle yargılamayı durdurmuştur. Dolayısıyla, dava dosyasını Memurin Muhakematı Hakkında Kanun uyarınca İstanbul Valiliği’ne göndermiştir. Başvuranlar, bu kararla ilgili olarak Yargıtay’a itiraz dilekçesi vermişlerdir.

44. 8 Ekim 1996 tarihinde, Yargıtay, Trabzon Ağır Ceza Mahkemesi’nin yargılamayı durdurma kararının nihai karar olmadığına ve şu halde,Yargıtay’ın bu temyiz başvurusunu inceleme yetkisinin bulunmadığına karar vermiştir. 15 Ekim 1996 tarihinde Yargıtay Cumhuriyet Savcısı, bu karara itiraz etmiştir.

45. 17 Aralık 1996 tarihinde Yargıtay Ceza Genel Kurulu, Yargıtay’ın, temyiz başvurusunun inceleneceği yetkili merci olmadığını teyit etmiştir. Buna göre, dava dosyası Rize Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilmiştir.

46. 3 Mart 1997 tarihinde, Rize Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın itirazını haklı bulmuş ve Trabzon Ağır Ceza Mahkemesi’nin 15 Kasım 1995 tarihli kararına itiraz kararı almıştır. Suçlanan polis memurlarının kovuşturulmasına başlamak için İstanbul İl İdare Kurulu’nun izninin gerekli olmadığına karar vermiştir.

47. 28 Mart 1997 tarihinde, Trabzon Ağır Ceza Mahkemesi, 15 Kasım 1995 tarihli kararının geçerli olduğunu ve davalıların yargılanabilmesi için İstanbul İl İdare Kurulu’nun izninin gerekli olduğunu belirtmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Savcısı’nın davayı Yargıtay’a intikal ettirmesi hususunda yazılı talimat çıkarılması için dosyayı Adalet Bakanlığı’na göndermeye karar vermiştir. Trabzon Cumhuriyet Savcısı’ndan, dava dosyasını Adalet Bakanlığı’na göndermesi talep edilmiştir.

48. 31 Mart 1997 tarihinde, Trabzon Cumhuriyet Savcısı, görüşleri ile beraber dava dosyasını Adalet Bakanlığı’na göndermiştir; görüşlerinde, konunun Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nca halihazırda incelendiğini ve Adalet Bakanlığı’nın yazılı bir talimat çıkarmasının gerekli olmadığını ifade etmiştir.

49. 13 Mayıs 1997 tarihinde, Adalet Bakanlığı, dosyayı Trabzon Ağır Ceza Mahkemesi’ne göndermiş ve Trabzon Ağır Ceza Mahkemesi’nin yazılı talimat talebini reddetmiştir.

50. 23 Mayıs 1997 tarihinde, Trabzon Ağır Ceza Mahkemesi başkanı, mahkemeye polis memurlarının kovuşturulmasından çekileceğine ilişkin kararını bildirdiği iki sayfalık bir yazı sunmuştur. Başkan, yazısında, kendi hayatı güvenlik güçleri tarafından korunmakta iken polis memurlarının yargılanmasında tarafsız ve bağımsız olmasının imkansız olduğunu belirtmiştir. Ayrıca, polis memurlarının suçlu olmadığı ve Gazi Mahallesi olayının güvenlik güçlerine karşı kasıtlı bir isyan olduğu kanaatindedir.

51. 13 Haziran 1997 tarihinde Trabzon Ağır Ceza Mahkemesi, yargılamaya başlamış ve tensip duruşması yapmıştır. Yargılamadan çekilen mahkeme başkanının yerine başka bir hakim getirilmiştir.

52. 16 Eylül 1997 tarihinde, Trabzon Ağır Ceza Mahkemesi davaya ilişkin ilk duruşmayı yapmıştır. Davalılar duruşmaya katılmamış, fakat avukatları tarafından temsil edilmişlerdir. Duruşma esnasında, Mustafa Tunç, Çiçek Yıldırım, Ali Şimşek, Cemal Poyraz ve Aslan Bingöl isimli müdahillerin ifadesi alınmıştır. Müdahillerin tümü, polisin göstericilere karşı gereğin fazla güç kullandığını ve bunun akrabalarının ölümüne sebep olduğunu belirterek şikayetçi olmuşlardır. Kendileri görgü tanığı olmadığından, olay hakkında kesin detaylar verememişlerdir. Ancak, mahkemeden, ölümlerden sorumlu olanların cezalandırılmasını talep etmişlerdir. Aynı gün, mahkeme, Gazi olaylarında yaralanan iki kişinin ifadesi almıştır. Her iki tanık da ifadelerinde, polis tarafından ciddi biçimde dövüldüklerini belirtmişlerdir. Ayrıca, suçlanan polis Adem Albayrak’ın kendilerini döven polis memuru olduğunu belirlemişlerdir. Duruşmanın sonunda, davalılardan sekizinin tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmasına karar vermiştir. Davalıların kalan kısmını bir sonraki duruşmaya çağırmışlardır.

53. 17 Kasım 1997 tarihindeki duruşmada, mahkeme, suçlanan on beş polis memurunun ifadelerini almıştır. Davalılar, mahkeme huzurunda şu ifadeleri vermiştir:

Adem Albayrak

         “O tarihte, Gaziosmanpaşa İlçe Emniyet Müdürlüğü’nde görev yapmaktaydım. Kahvehanelere yapılan saldırının ardından, diğer polis memurlarıyla birlikte olay yerine çağırıldım. Birimlerden biri benim emrim altındaydı. Olay sırasında, ben sivil kıyafetliydim ve tabancam vardı. Tüfek ya da başka bir ateşli silahım yoktu. Olay yerine vardığımda polis karakolunun önünde toplanmış büyük bir kalabalık gördüm. Bazı göstericiler polislere taş ve yangın bombaları atıyordu. Göstericiler arasında teröristler vardı. Beyaz bir arabayı ateşe verdiler ve yakındaki bir binadan bu arabaya bir gaz tüpü atıldı. Gösteriler yaklaşık olarak dört saat devam etti. Polisler iki panzerle kalabalığı dağıtmaya çalışıyordu. Bir an, göstericiler geriye doğru yürümeye başladı fakat onları takip etmedim. Sürekli olarak polis karakolunun yakınında kaldım. Bazı siviller bina çatılarından polislere ateş etti. Kalabalığa ateş etmedim. Şahsıma yönelik suçlamaları reddediyorum.”

Mehmet Gündoğan

        “Gazi Mahallesi’ne geldiğimde büyük bir kalabalık vardı. Göstericiler pankartlar taşıyordu. Polisler onları uyardı ve havaya ateş açtı. Bazı göstericiler polise ateş açtı. Bende tabanca vardı; tüfek yoktu. Fotoğrafta sağ elinde cop, sol elinde silah olan kişini ben olduğumu kabul ediyorum. Ancak, silahın emniyeti kapalıydı. Göstericilere ateş etmedim.”

54. Aynı gün, mahkeme, olayda panzerlerde görev yapan on üç davalının ifadesini almıştır. Suçlanan polislerin tümü kalabalığa ateş açtıklarını reddetmiştir. Olay yerinde 13 Mart 1995 tarihinde üç panzer olduğunu ifade etmişlerdir. Panzerler, kalabalığı dağıtmaya çalışan polislere koruyucu kalkan görevini yapmıştır. Suçlanan polislere göre, kalabalık barıştan yana değildi ve polislere taş ve yangın bombası atmaktaydı. Kalabalığı dağılmaya zorlamak için üç panzere göstericilere doğru ilerlemesi talimatı verilmiştir. Polislerin tümü, tabancalarının olduğunu kabul etmiş ancak, tüfeklerinin olduğunu reddetmiştir.

55. 15 Aralık 1997 tarihinde, mahkeme, kalabalığın barışçıl olmadığını, sloganlar eşliğinde polise taş ve yangın bombası attığını ileri süren diğer iki polis memurunun ifadesini almıştır. Bu polisler, kalabalığa ateş ettiklerini reddetmiş ve gruptan bazı kişilerin polise ateş ettiğini belirtmiştir. Aynı gün, mahkeme, yargılamaya müdahil olan Hüseyin Kopal’ın ve ayrıca altı görgü tanığının ifadelerini almıştır. Anlattıkları şöyle özetlenebilir:

Hüseyin Kopal

“Reis Kopal’ın abisiyim. Olay günü Reis eve gelmeyince endişelendim. Bunun üzerine kendisini aramak için Gazi Mahallesi’ne geldim. Çok kalabalıktı. Çatışma vardı. Göstericiler polise taş atıyordu. Bir duvarın dibinde üç ölü gördüm. Sonra bunların, Fevzi Tunç, Ali Yıldırım ve Sezgin Engin’e ait olduğunu öğrendim. Üniformalı ve sivil polisler, kalabalığa ateş ediyordu. Suçlanan polis memuru Adem Albayrak’ın M5 tüfekle kalabalığa ateş ettiğini gördüm. Abimi aramaya devam ettim. Birkaç dakika sonra Mümtaz Kaya’nın öldürüldüğüne şahit oldum. Lisenin yakınında bir polis tarafından vurulduğunu gördüm. Abimi bulamadan eve döndüm. Gece televizyonda olayları izlerken, abimi gördüm. Göstericiler arasındaydı ve polise taş atıyordu. Daha sonra öğrendik ki, olaylarda vurularak öldürülmüş.”

Şeyho Tunç

“13 Mart 1995 tarihinde Gazi Mahallesi’ne gittim. Polis Karakolu’na yaklaştığım sırada, bir çatışma başladı. Polis memurları, göstericileri hedef almışlardı ve onlara ateş etmekteydiler. Suçlanan polis memuru Adem Albayrak’ın Fevzi Tunç’a ateş ettiğini gördüm. Adem Albayrak, sivil giyinmişti ve tüfek taşımaktaydı.”

Mahmut Türkmen

“Olayın gerçekleştiği tarihte Cemevi’nde çalışmaktaydım. Kahvehanelere yapılan saldırı ardından orada bulunan kişileri sakinleştirmeye çalışmaktaydık. Sabah 4.00 civarında bulunduğumuz binaya bir tank yaklaştı ve etrafa ışık tuttu. Daha sonra silah sesleri duydum. Ateş sırasında Mehmet Gündüz vuruldu ve öldü. Işık nedeniyle, ateşin tanktan mı yoksa başka bir yerden mi gelmiş olduğunu göremedim.”

Erkan Şimşek

“Gazi’de gerçekleşen olay sırasında ölen Dilek Sevinç’in erkek kardeşiyim. Kahvehanelere düzenlenen saldırı ardından, Dilek ve küçük kız kardeşim Dilay’la birlikte, neler olduğunu görmek için polis karakolu civarına gittik. Mehmet Gündoğan isimli bir sivil polis, bana vurmaya başladı. Daha sonra bazı polis memurları, kalabalığa ateş etmeye başladı. Ateş sonucu Dilek vuruldu. Kot pantolon giyen ve tüfek taşıyan bir sivil polis tarafından vuruldu. Daha basından polisin isminin Adem Albayrak olduğunu öğrendim.”

Şahnaz Türkan

“Gazi’de gerçekleşen olay sırasında vurularak ölen Fadime Bingöl’ün komşusuyum. Olayın gerçekleştiği gün, Fadime okula gitmiş olan kızı için üzgündü. Diğer öğrencilerin evlerine dönmekte olduğunu gördüğünde dışarı çıkıp kızını bulmak istedi. Onun yanında gittim. Birlikte, kalabalığa yaklaştık. Eczanenin önüne geldiğimizde Fadime, kalabalık arasında kızını görebilmek için merdivene çıktı. Aniden ateş başladı ve Fadime’nin aşağıya düştüğünü gördüm. Yolun karşı tarafından durmakta olan bir polis memuru tarafından vurulmuştu. Başlık takmış olduğu için polisi teşhis edemedim.”

Songül Bingöl

“Fadime Bingöl yakınımdır. Olayın gerçekleştiği gün, Fadime’nin sabah okula gitmiş olan kızını aramak üzüere dışarı çıktık. Fadime, kızına bakmak için eczanenin önünde merdivene çıktı. Binanın karşı tarafında durmakta olan polis memurları tarafından yüzünden vuruldu.”

Safiye Obalı

“13 Mart 1995 tarihinde sabah 10.00 civarı, yengem Fadime Bingöl’le birlikte Fadime’nin kızını aramaya çıktık. Önce Cemevi’ne gittik ve sonra yürümeye devam ettik. Fadime bir merdiven gördü ve kızını kalabalıkta görebilmek için merdivene tırmandı. O sırada sivil ve üniformalı polisler, kalabalığa ateş etmeye başladı. Fadime, yüzünden vuruldu. Onu kimin vurduğunu göremedim. Yalnızca, kalabalığa ateş etmekte olan polis memurlarını gördüm.”

56. 28 Ocak 1998 tarihinde Mahkeme, dördüncü duruşmasını düzenlemiş ve suçlanmakta olan polis memuru Sedat Özdemir’in ifadesini almıştır. Özdemir, Gazi’deki olayın gerçekleştiği sırada tankların birinde görev yapmakta olduğunu belirtmiştir. Tankların, polis memurlarını kalabalıktan korumak için kalkan olarak kullanılmakta olduğunu açıklamıştır. Tankta bulunan tüm polis memurlarının, tabanca taşımakta olduklarını belirtmiştir.

57. Aynı gün Mahkeme ayrıca Sadık Bakır ve Hıdır Elmas isimli iki görgü tanıdığını verdiği sözlü ifadeyi dinlemiştir. Her iki görgü tanığı da olayların gerçekleştiği sırada Cemevi’nde çalışmaktaydılar. 12 Mart 1995 tarihinde kahvehanelere düzenlenen saldırılar ardından insanların, Cemevi’nin toplanmaya başladıklarını ileri sürmüşlerdir. Sakin bir şekilde binanın önünde bekledikleri sırada, sabah 4.00 sularında bir tank Cemevi’ne yaklaşmış ve ışık tutmuştur. Görgü tanıkları, silah sesleri duyduklarını hatırlamışlardır ve Mehmet Gündüz’ün vurulduğunu ve öldürüldüğünü ve birçok insanın sözkonusu ateş sonucu yaralandığını belirtmişlerdir.

58. 27 Şubat 1998 tarihinde Mahkeme, aşağıda şekilde özetlendiği haliyle görgü tanıklarının ifadelerini dinlemiştir:

Petrikan Konak

       “Ben polis memuruyum. Olayın gerçekleştiği gün, destek sağlamak üzere Gazi Mahallesi’ne çağırıldık. Uzun süre bölge polis karakolunun önünde bekledik. Büyük bir kalabalıkla karşılaştık. Sloganlar atarak bağırmaktaydılar. Sabah, olay yerine askeri güçler geldi. Kalabalık, polis barikatına taşlar ve tuğlalarla saldırıyorlardı. Polise ateş bombaları atıldı. Arkada olduğum için, barikatların yakınında neler olduğunu göremiyordum, fakat bir noktada kalabalık geri çekilmeye başladı. Bazı polis memurları da onları izledi. Çığlıklar ve silah sesleri duydum fakat polis karakolunu terk etmedim. Terörle mücadele şubesinden bazı polis memurlarının MP5 tüfekleri ve kalaşnikoflar taşımakta olduklarını gördüm. Kurşun geçirmez yelekler giymekteydiler.”

Engin Turan

       “Olayın gerçekleştiği gece Cemevi’nde beklemekteydim. Sabah 4.00 sularında binaya ışık tutmakta olan bir tank gördüm. Daha sonra tankın arkasından silah sesleri geldiğini duydum. Ateş sırasında birçok kişi vuruldu. Yaralı kişileri hastaneye götürmeye çalıştık. Yaralananlardan biri olay yerinde öldü. Daha sonra isminin Mehmet Gündüz olduğunu öğrendim.”

Fazıl Dural

       “Ben gazeteciyim. Haftalık bir dergi için çalışıyorum. Pazar günü Gazi’de gerçekleşen olayları duyduğumda 23.00’da mahalleye gittim. Polis karakolunun karşısında durduğum sırada bir patlama duydum. Daha sonra tankları gördüm. Ateş almış olan bir taksiyi söndürmeye çalışıyorlardı. Sol tarafta tabancaları ile havaya ateş etmekte olan polis memurlarını gördüm. Giydikleri kıyafetlerden, Çevik Kuvvet’ten olduklarını anladım. Bir çok polis memurunun panik içerisinde hareket etmekte olduklarını gördüm. Bir komutan, “Durun yoksa birbirinizi vuracaksınız” diye bağırdı. Yakınlarda bulunan bir binadan yanan bir taksiye bir gaz tüpü atıldı. Araba havaya uçtu. Çocuklar, taş atarak dükkanlara saldırıyorlardı. Ateş bombaları taşıyan insanlar gördüm; yüzlerini örtmüşlerdi. Sanırım, yasadışı bir örgüte mensuptular. Bu ateş bombalarını, tanklara atıyorlardı. Cemevi’nden halkın evine gitmesini söyleyen bir anons yapıldı. Kalabalık sakinleşmeye başlamıştı. Beklemek için yakınlardaki bir kahvehaneye gittim. Bir süre sonra, biri hızla kahvehaneye geldi ve “Saldırmaya başladılar” diye bağırdı. Cemevi’ne gittiğimizde, bir tankın kalabalığın üzerine ışık tutmakta olduğunu gördüm ve tankların arkasından ateş edildi. Birçok insan yaralanmıştı. Mehmet Gündüz olay yerinde hayatını kaybetti.”

Maksut Doğan

       “Cemevi’nin yöneticisiyim. Kahvehanelere yapılan saldırıları duyduğumda televizyon izlemekteydim. Duyar duymaz Cemevi’ne koştum. 200-300 kişilik bir grup binamızın ön kısmında toplandı. Belediye başkanı, bu grupla konuşmaktaydı ve onlara evlerine dönmelerini söylüyordu. Halil Kaya’nın cenazesini organize etmeye çalıştığımız sırada, sabah 4.00 sularında iki tank bulunduğumuz binaya yaklaştı. Bir tanesi, binaya ışık tuttu. Önce, iki el silah sesi duydum. Daha sonra ateş devam etti. Cemevi’nin önünde beklemekte olan bir kişi vuruldu ve öldürüldü.”

Nazmi Yükselen

       “Gazi’de gerçekleşen olay sırasında öldürülen Fevzi Tunç, meslektaşımdı. Olay günü, Fevzi’nin Gazi Mahallesi’nde bulunan apartman dairesindeydim. Birlikte futbol maçı izliyorduk. Televizyon izlediğimiz sırada kahvehanelere yapılan saldırıyı duyduk. O gece dışarı çıkmadık. Ertesi sabah 10.00’da dışarı çıktık. Cemevi’ne yaklaştığımız sırada büyük bir kalabalık gördük. Biz, otobüsü yakalamaya çalışıyorduk. Ancak, o anda bir silah sesi duyduk. Birinin yere düştüğünü gördük. Fevzi, ona yardım etmeye gitti. Daha sonra silahlarını bize yönelten iki polis memuru gördüm. Biri üniforma giymekteydi, diğeri isi sivildi. Sivil polis memuru, bir M5 tüfek taşıyordu. İkisi de bize ateş ettiler. Fevzi, 60-70metrelik bir mesafeden vuruldu.”

59. 2 Nisan 1998 tarihinde Mahkeme, hiçbiri olaya görgü tanığı olmamış olan Menevşe Poyraz, Haydar Kopal ve Şaziment Şimşek isimli üç müdahilin ifadelerini dinledi. Hepsi de Mahkeme’den yakınlarının ölümünden sorumlu kişilerin cezalandırılmasını istediler. Aynı gün, Mahkeme Özlem Tunç ve Mahmut Yağız’ın ifadelerini dinledi. Özlem Tunç ifadesinde olayın gerçekleştiği sırada Gazi Mahallesi’nde yaşamakta olduğunu belirtti. Olay günü, kahvehanelere yapılan saldırıları duyduğu sırada evdeydi. Neler olduğunu görmek için annesiyle dışarı çıktı. Polis memurlarının, kalabalığa saldırdığına tanık oldu. Polis tarafından ciddi olarak dövüldü. Fevzi Tunç’un cesedini gördü ve Fadime Bingöl’ün öldürüldüğüne tanık oldu. Fadime’nin yüzünden vurulduğu sırada önünde durmakta olduğunu belirtti. Ancak, tanık Fadime’ye kimin ateş ettiğini görememişti.

60. Olay hakkında hatırladıkları sorulduğunda ikinci görgü tanığı, Mahmut Yağız 13 Mayıs 1995 tarihinde sabah 10.00 sularında olayları görmek için dışaır çıktığını belirtmiştir. Sokaklar aşırı derece kalabalıktır. Silah sesleri duyduğunu ve bir grup göstericinin, polise taş attığını gördüğünü hatırlamaktadır. Ayrıca, sivil giyimli iki polis memurunun bir arabanın arkasından ateş ettiklerini gördüğünü hatırlamaktadır. Ateş sonucu, dört kişinin vurulduğunu ve öldüğünü belirtmiştir. Ölenler arasında Fevzi Tunç, Reis Kopal ve Sezgin Engin’in bulunduğunu öğrenmiştir. Sözkonusu kişilerin öldürülmelerinin, kalabalığın polise taş atarak saldırmasına neden olduğunu ileri sürmüştür. İki üniformalı polisin, göstericileri hedef alarak kalabalığa ateş ettiklerini gördüğünü hatırlamaktadır.

61. Trabzon Ağır Ceza Mahkemesi huzurundaki davalara bakılırken 5 Mart 1998 tarihinde Gaziosmanpaşa Cumhuriyet Savcısı, Gazi olayı sırasında Adem Albayrak ve Mehmet Gündoğan’ı öldürdükleri için Eyüp Ağır Ceza Mahkemesi’nde iki polis memuru aleyhine bir iddianame sunmuştur. 10 Mart 1998 tarihinde Eyüp Ağır Ceza Mahkemesi, sözkonusu yargılamaları halen Trabzon Ağır Ceza Mahkemesi tarafından devam edilen yargılamaya dahil etmeye karar vermiştir. 2 Nisan 1998 tarihli duruşmada Trabzon Ağır Ceza Mahkemesi, sözkonusu kararı onamıştır. Başvuranlar Veli Kaya ve Mahmut Engin sözkonusu yargılamalarda bulunmuşlardır. 7 Mayıs 1998 tarihinde düzenlenen duruşmada Mahkeme, ifadelerini almıştır. Her iki başvuran da Mahkeme’den oğullarını vuran ve öldüren polis memurlarını bulmalarını istemiştir.

62. 7 Mayıs 1998 tarihinde Mahkeme, Mümtaz Kaya’nın annesi olan Sevgili Kaya’nın ifadesini dinlemiştir:

“13 Mart 1995 tarihinde oğlumla birlikte bir arkadaşımı ziyaret etmek üzere Gazi Mahallesi’ne gittik. Yolda büyük bir grup insan gördük. Ansızın, grup kaçmaya başladı. Oğlum., paniğe kapıldı ve kaçmaya çalıştı. Sivil polis memurları, kaçan gruba ateş etti. Oğlum vuruldu. Mümtaz’ı vuran polis memurunu gördüm. Sivildi ve mont giymişti. Ayrıca, aynı polis memurunun Zeynep Poyraz’a da ateş ettiğini gördüm.”

63. Oğlunu vuran polis memurunu teşhis etmesi istendiğinde Sevgili Kaya, sanıklar arasından Mehmet Gündoğan’ı teşhis etti. Ayrıca, teşhis ettiği kişinin Zeynep Poyraz’ı vuran memurla aynı kişi olduğunu da belirtti.

64. Aynı gün Mahkeme, Nuriye Yıldız’ın ifadesini dinledi. İfadesinde aşağıda kaydedilenleri belirtti:

“Bir yakınımı ziyaret etmek için Gazi Mahallesi’nde bulunuyordum. Pazar günü orada kaldım ve Pazartesi, evime dönmek üzere yola çıktım. Cemevi’nin yakınındaki okula yaklaştığım sırada Mümtaz Kaya ve annesi ile karşılaştım. Birden bir çatışma başladı ve Mümtaz, bir polis memuru tarafından vuruldu. Mümtaz’ı 15 metre uzaklıktan vuran polis memuru sivildi ve bir elinde cop, diğer elinde bir tabanca taşımaktaydı. İnsanlar, polis tarafından kovalanıyorlardı. Ayrıca, iki tane tank gördüm.”

65. Tanıktan Mümtaz’ı vuran polis memurunu teşhis etmesi istendiği zaman Mehmet Gündoğan’ı göstererek Mahkeme huzurunda Mümtaz’ı vuranın Mehmet Gündoğan olduğunu doğrulamıştır.

66. 12 Haziran 1998 tarihindeki dokuzuncu duruşmada Mahkeme, iki görgü tanığının ifadesini almıştır. İfadeleri aşağıda kaydedilen şekilde özetlenebilir:

Muharem Buldukoğlu

“Olaylar başladığı sırada Gazi Mahallesi’nde bulunmaktaydım. Önce tankları, daha sonra tankların arkasına yerleştirilmiş polis memurlarını gördüm. Tankların önünde bekleyen bir grup insan vardı. Ansızın tanklar, kalabalığa doğru ilerlemeye başladı. İnsanlar kaçmaya başladı. Zeynep Poyraz’ın vurulduğunu ve yere düştüğünü gördüm. 50-60 metrelik bir mesafeden vuruldu. Onu kimin vurduğunu görmedim. Zeynep, polislere saldırmıyordu ve yasadışı bir örgüte mensup değildi. Yalnızca polisten kaçmaya çalışıyordu.”

Yalçın Yılmaz

“Olay zamanı Gazi Mahallesi’nde bulunuyordum. Sokaklarda geniş bir insan grubu vardı. Grubun içinde yakınım olan Reis Kopal’ı tanıdım. Reis, polise taşlar atmaktaydı. Polis gruba ateş açtı ve Reis yere düştü. Silah taşıyan iki polis memuru gördüm. Biri üniforma giymekteydi, diğeri sivildi.”

67. Tanıktan Reis Kopal’ı vuran polis memurunu teşhis etmesi istendiğinde, sanıkların arasından Adem Albayrak’ı göstermiştir.

68. Trabzon Ağır Ceza Mahkemesi, 3 Mart 2000 tarihine kadar 21 duruşma düzenlemiştir ve olayları haber haline getiren gazeteciler olan altı görgü tanığının daha ifadelerini dinlemiştir. Sanık polis memurları Mehmet Gündoğan ve Adem Albayrak, sırasıyla 6 Kasım 1998 ve 3 Mart 2000 tarihlerinde yargılanmaları devam etmekteyken gözaltı hallerinden serbest bırakılmışlardır.

69. 3 Mart 2000 tarihinde Mahkeme, kararını vermiştir. Kararında otopsi raporlarına, balistik raporlara, olay raporlarına, verilen ifadelere, fotoğraflara ve olayın video kayıtlarına dayanan Mahkeme, polis memuru Adem Albayrak’ın Dilek Şimşek Sevinç, Reis Kopal, Fevzi Tunç ve Sezgin Engin’i vurduğunu ve öldürdüğünü tespit etmiştir. Dolayısıyla Albayrak’ı Türk Ceza Kanunu’nun 448. maddesine göre altı yıl sekiz ay hapse mahkum etmiş ve kendisini, dört ay yirmi sekiz gün süreyle kamu hizmetinden men etmiştir. Mahkeme ayrıca polis memuru Mehmet Gündoğan’ı Mümtaz Kaya ve Zeynep Poyraz’ı öldürmekten suçlu bulmuş ve kendisini üç yıl dört ay hapse mahkum ederek Türk Ceza Kanunu’nun 448. maddesine göre iki ay on dört gün süreyle kamu hizmetinden men etmiştir. Kalan on sekiz polis memuru, itham edildikleri suçlardan beraat etmişlerdir.

70. 5 Nisan 2001 tarihinde Temyiz Mahkemesi, beraat ettirilen polis memurları ile ilgili olarak Trabzon Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararını onamıştır. Ancak, Adem Albayrak ve Mehmet Gündoğan’la ilgili olarak ilk derece Mahkemesi’nin kararını feshetmiştir. İlk derece Mahkemesi’nin dava olaylarını tespit edemediği kararını vermiştir. Ağır Ceza Mahkemesi’nin delilleri değerlendirmenin yetersiz olduğu sonucuna varan Temyiz Mahkemesi, kararın sözkonusu kısmını feshetmiştir.

71. 4 Haziran 2001 tarihinde Trabzon Ağır Ceza Mahkemesi, yargılamalara yeniden başlamıştır. Dört duruşma düzenlemiş ve dava dosyasını yeniden incelemiştir.

72. 5 Kasım 2001 tarihinde Mahkeme, Temyiz Mahkemesi’nin kararını onamış ve ilk kararını tashih etmiştir. Dolayısıyla, Ağır Ceza Mahkemesi Adem Albayrak’ı, Fevzi Tunç, Reis Kopal ve Dilek Sevinç’i öldürmekten suçlu bulmuş ve beş yıl hapse mahkum etmiştir. Ayrıca Adem Albayrak, üç ay süreyle kamu hizmetinden men edilmiştir. Mahkeme, kendisine yöneltilen diğer suçlardan, Sezgin Engin’in öldürülmesi, beraatine karar vermiştir.

73. Mahkeme, Türk Ceza Kanunu’nun 448. maddesinin aksine Mehmet Gündoğan’ı, Mümtaz Kaya’yı öldürmekten suçlu bulmuştur. Dolayısıyla onu, bir yıl sekiz ay hapse mahkum etmiştir ve üç ay süreyle kamu hizmetinden men etmiştir. Mehmet Gündoğan’ın, kendisine yöneltilen diğer suçlardan, Zeynep Poyraz’ın öldürülmesi, beraatine karar vermiştir. Son olarak, Cezaların İfası Hakkında Kanun’un 6. bölümüne (Kanun no. 647) göre Mahkeme, sanığın kanuna yeniden karşı gelmek eğiliminde olmadığı kanısına vararak Mehmet Gündoğan’ın mahkumiyetini askıya almıştır.

74. 11 Haziran 2002 tarihinde Temyiz Mahkemesi, ilk derece Mahkemesi’nin kararını onamıştır.

75. Dinçer Yılmaz, Hasan Gürgen, Hasan Sel ve Hasan Ersürer’in öldürülmesine ilişkin 1995 senesi Nisan ayında başlatılan soruşturma, halen 1995/6570 saylı dosya hükmünde (bkz. yukarıda kaydedilen paragraf 37) Gaziosmanpaşa Cumhuriyet Savcısı denetiminde devam etmektedir. Soruşturma sırasında Cumhuriyet Savcısı, tanıkların sözlü ifadelerini almıştır ve otopsi raporlarını, gösteri sırasında çekilen fotoğrafları ve olayın video kayıtlarını incelemiştir. Ayrıca, Gazi olayları sırasında görevde olan polislerin bir listesini talep etmiş ve tabancaların balistik incelemesini istemiştir. Dinçer Yılmaz’ı öldüren mermi bulunamadığı için hiçbir balistik inceleme gerçekleştirilmemiştir. Hükümet’e göre, yetkili makamlar halen failleri aramaktadır.

2. Ümraniye olaylarına ilişkin yargılamalar

76. 11 Nisan 1995 tarihinde Üsküdar Cumhuriyet Savcılığı’na İçişleri Bakanlığı, İstanbul Valisi, İstanbul Emniyet Müdürü ve Ümraniye Semti’nde 15 Mart 1995 tarihli olaylara dahil olan polis memurları aleyhine ihbaratta bulunulmuştur. Polis tarafından uygunsuz silah kullanımı sonucu Hasan Puyan, İsmihan Yüksel, İsmail Baltacı, Genco Demir ve Hakan Çabuk isimli beş kişinin öldürüldüğü ve yirmi kişinin yaralandığı belirtilmiştir. İçişleri Bakanlığı, İstanbul Valisi ve İstanbul Polis Karakolu Müdürü’nün, polislerin eylemlerini kontrol etmemekle ihmalkar davranmış olduğu ileri sürülmüştür. Ayrıca, ölen kişilerin yakınları, polis memurlarının olay yerinden kaçan kişileri de kovaladıklarını ve onlara ateş açtıklarını ileri sürmüştür. Göstericilerin, polise ateş etmediklerini ileri sürmüş ve iddialarını desteklemek için hiçbir polis memurunun, Ümraniye olayı sırasında yaralanmamış veya öldürülmemiş olduğunu belirtmişlerdir.

77. 15 Nisan 1997 tarihinde Üsküdar Cumhuriyet Savcılığı, Ümraniye olayı sırasında görevde olan 238 polis memuru hakkında cezai takibat açmama kararı almıştır. Polis memurlarının, göstericileri dağıtmak için havaya uyarı ateşleri açmış olduğunu ve ölen kişilerin hayatlarını, Çevik Kuvvet tarafından açılan ateş sonucu yitirmemiş olduğunu belirtmiştir. Kalabalık üzerine ateş açan sivil giyimli kişilerin, sivil polis olduklarını dair iddiaların doğru olduğunu tespit etmek mümkün değildir. Sözkonusu sonuca varırken Üsküdar Cumhuriyet Savcılığı, görgü tanıklarının ölen kişilerin akrabaları da dahil olmak üzere bir grup kişi hakkında verdikleri ifadeleri gözönüne almıştır. Ümraniye Polis Karakolu’nda çalışmakta olan bir grup polis memuru, ayrıca sorgulanmıştır. Ölen ve yaralanan kişilerin vücutlarından çıkarılan sekiz mermi, 238 sanığın silahlarından çıkarılan mermilerle karşılaştırılmıştır. Sonuç olarak, sözkonusu sekiz merminin sanıkların taşıdığı silahlardan çıkan mermiler olmadığı tespit edilmiştir. Olay yerinin video kayıtları ve çekilen resimler, Cumhuriyet Savcılığı’nın eline geçmiştir, fakat başvuranların yakınlarının ölmeleri ardından gerçekleşen olaylarla ilgili oldukları anlaşılmıştır. Kalabalığa ateş açan göstericileri teşhis etmenin mümkün olmadığı sonucuna varılmıştır. Cumhuriyet Savcısı ayrıca, polis memurları tarafından havaya açılan ateşin cezai bir suç teşkil etmediğini belirtmiştir. Son olarak, Cumhuriyet Savcısı, henüz diğer yedi polis memuruna ait silahların balistik incelemesi sona ermediği için sözkonusu polis memurlarına ilişkin cezai takibat açılıp açılmayacağına dair kararın daha sonraki bir aşamada verileceğini belirtmiştir.

78. Başvuranlar Sabri Puyan, Hacer Baltacı, Aynur Demir ve Aligül Yüksel karara itiraz etmişlerdir.

79. 13 Kasım 1998 tarihinde Kadıköy Ağır Ceza Mahkemesi, itirazı reddetmiştir.

80. 10 Kasım 1998 tarihinde Üsküdar Cumhuriyet Savcılığı, 15 Nisan 1997 tarihli kararlarında dayandıkları sebepler nedeniyle, diğer yedi polis memuru hakkında cezai takibat açmama kararı vermiştir.

81. 30 Kasım 1998 tarihinde başvuranlar, 10 Kasım 1998 tarihli takipsizlik kararına itiraz etmişlerdir. İtirazları reddedilmiştir.

II. İLGİLİ İÇ HUKUK

A. Dahili Mevzuat

1. Anayasal Hükümler ve İdari Yükümlülükler

82. Anayasa’nın 125. maddesi aşağıda kaydedildiği gibidir:

“İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır…

İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür.”

83. Sözkonusu hüküm, olağanüstü bir durum veya savaş hallerinde dahi hiçbir kısıtlamaya tabi tutulamaz. Hükmün son gereği, yükümlülüğü kesin ve nesnel bir nitelikte olan ve “sosyal risk” teorisine dayanan idarenin, yaptığı hataların mevcudiyetinin kanıtlanmasını mutlak olarak gerektirmez. Bu nedenle Devlet’in kamu düzeni ve güvenliğini sağlama veya kişinin hayatını ve mülkünü koruma görevini yerine getiremediğinin ileri sürüldüğü durumlarda idare, bilinmeyen veya terörist güçlerin eylemlerinden zarar görmüş kişilerin zararını ödeyebilir.

2. Ceza hukuku ve yargılaması

84. Türk Ceza Kanunu, kasıtsız adam öldürme (452. ve 459. maddeler), kasıtlı adam öldürme (448. madde) ve cinayeti (450. madde) cezayı gerektiren suç olarak görür.

85. Tüm bu suçlar için şikayetler, CMUK’un 151. ve 153. maddeleri uyarınca, Cumhuriyet Savcısı’na veya yerel idari makamlara sunulabilir. Cumhuriyet Savcısı ve polis, kendilerine bildirilen suçları soruşturmakla yükümlüdür ve Cumhuriyet Savcısı, CMUK’un 148. maddesine göre cezai takibat açılıp açılmayacağına karar verir. Şikayetçi, Cumhuriyet Savcısı’nın cezai yargılama başlatmama kararına itiraz edebilir.

3. Polis tarafından ateşli silah kullanılmasına ilişkin mevzuat

86. 2559 sayılı Polis Vazife ve Selahiyet Kanunu’nun 1934 senesinde düzenlenen ilgili hükümleri, aşağıda kaydedilmiştir:

Madde 16

(a) Nefsini müdafaa etmek,…

(h) Polisin vazifesini yapmasına yalnız veya toplu olarak fiili mukavemette bulunulmuş veya taarruzla mümanaat edilmişse.”

Ek Madde 6 (16 Haziran 1985 tarihli)

“Polis, yakalanması gerekli kişi veya dağıtılması gereken topluluğun direnmesi, saldırıya yeltenmesi veya saldırıda bulunması hallerinde, bu fiilleri etkisiz hale getirmek için zor kullanabilir.

Zor kullanma,direnme ve saldırının mahiyetine ve derecesine göre etkisiz hale getirilecek şekilde kademeli olarak artan nispette bedeni kuvvet, maddi güç ve kanuni şartları gerçekleştiğinde her çeşit silah kullanma yetkilerini ifade eder.

Toplu kuvvet olarak müdahale edilen durumlarda, zor kullanmanın derecesi ile kullanılacak araç ve gereçler müdahale eden kuvvetin amiri tarafından tayin ve tespit edilir.”

87. Polis Vazife ve Selahiye Nizamnamesi’nin 17. bölümü, aşağıda kaydedilmiştir:

“Polis Vazife ve Selahiyet Kanunu’nun 16. maddesi uyarınca, polis memurlarının ateşli silah kullanma yetkileri vardır. Ancak, ateşli silah kullanma, tüm diğer yolların etkisiz kaldığı zamanlarla sınırlı olmalıdır. Bu bağlamda, polisin suçlu kişileri en az fiziksel zararla öldürmeyi değil yakalamayı hedeflemesi ve kalabalık yerlerde ateşli silah kullanmaktan kaçınması gerektiği hatırlatılmalıdır.”

A. Uluslararası Yasal Maddeler

88. 1979 senesinde Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi tarafından 690 sayılı karar ile kabul edilen Polis Bildirisi’nin A Bölümü’ne göre, “polis memurları, silah kullanabilme usulleri ve koşullarına ilişkin açık ve kesin talimatlar almalılardır”.

89. Birleşmiş Milletler Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin 6 § 1. maddesi aşağıdaki gibidir:

“Her insan doğuştan yaşama hakkına sahiptir. Bu hak hukuk tarafından korunur. Hiç kimse yaşama hakkından keyfi olarak yoksun bırakılamaz.”

90. Bu bağlamda, İnsan Hakları Komitesi aşağıda kaydedilenleri belirtmiştir (bkz. General Comment no. 6, Madde 6, 16. Bölüm (1982), § 3):

“6 (1). maddenin üçüncü hükmünce öngörülen yaşamdan keyfi olarak mahrum bırakılmaya karşı koruma büyük önem taşımaktadır. Komite, taraf Devletler’in yalnızca ceza gerektiren eylemler sonucu yaşamdan mahrum bırakmayı engellemek ve cezalandırmak için değil, aynı zamanda kendi güvenlik güçlerince keyfi adam öldürmeyi engellemek için de gerekli önlemleri almalıdır. Devlet makamlarınca yaşamdan mahrum bırakılma, ciddiyet arz eden bir meseledir. Bu nedenle, yasa kesin bir biçimde kişinin sözkonusu otoritelerce yaşamdan mahrum bırakılabileceği durumları kontrol etmeli ve sınırlamalıdır.”

91. Güvenlik Güçlerince Kuvvet ve Ateşli Silah Kullanılmasına ilişkin Birleşmiş Milletler Temel İlkeleri (“BM Kuvvet ve Ateşli Silah İlkeleri”), Suçların Önlenmesi ve Suçlulara Muamele ile İlgili Sekizinci Birleşmiş Milletler Kongresi tarafından 7 Eylül 1990 tarihinde kabul edilmiştir.

İlkelerin 1. paragrafı, Hükümetlerin ve kanun koyan organların, kişilere karşı kuvvet ve silah kullanımı hususunda polis memurları tarafından yapılan düzenlemeleri benimsemeleri ve uygulamaları gerektiğini belirtir. Sözkonusu kural ve düzenlemeleri oluştururken Hükümetler ve kanun koyan organlar, sürekli olarak denetlenen kuvvet ve silah kullanımına ilişkin etik sorunları gözönünde bulundurmalıdır.

2. paragraf uyarınca Hükümetler, mümkün olduğunca geniş bir vasıta dizisi oluşturmakla ve polis memurlarına, gücün ve silahın farklı kullanımına izin verecek farklı tür silah ve mühimmatı temin etmekle yükümlüdür. Bu durum, silah ve mühimmat, kişilerin ölümüne ya da yaralanmasına neden olacak uygulamaların kısıtlanması gözönünde tutularak, uygun durumlarda öldürücü olmayan ehliyetsiz silah oluşturmayı kapsamaktadır. Aynı amaçla, polis memurları için herhangi bir türden silah kullanımı ihtiyacını en aza indirmek amacıyla kalkan, miğfer, kurşun geçirmez yelek ve kurşun geçirmez araç gibi kendini savunma ekipmanı tedariki mümkün olmalıdır.

İlkelerin 5. paragrafında, inter alia, polis memurlarının “suçun ciddiyetine ve başarılması gereken yasal amaca uygun şekilde hareket etmesi” gerektiği belirtilmiştir. 7. paragraf uyarınca, “hükümetler, polis memurları tarafından keyfi ya da hakaret niteliğinde kuvvet ve silah kullanımının, yasaları uyarınca cezayı gerektiren bir suç olarak cezalandırılmasını garanti etmelidir”. 9. paragraf, “polis memurlarının, kendilerini savunma amacı ya da ölüm veya ciddi yaralanma tehlikesine karşı diğerlerini savunma amacı dışında kişilere karşı ateşli silah kullanmaması gerektiğini…Ateşli silahların kasıtlı olarak öldürücü nitelikte kullanımının ancak, hayatı korumak için kaçınılmaz olduğu durumlarda uygulanabileceğini” öngörür. 11. paragrafta (b), ateşli silahlar hususundaki ulusal kurallar ve düzenlemelerin, “ateşli silahların ancak uygun koşullarda ve gereksiz tehlike riskini azaltma amacıyla kullanıldığını garanti etmesi” gerektiği belirtilmiştir.

13 ve 14. paragraflarda, yasadışı toplantılarda güvenliği sağlamak amacıyla aşağıda kaydedilen ilkeler benimsenmiştir:

Paragraf 13

“Yasadışı olan ancak şiddete başvurmayan toplulukların dağıtılmasında, kanun adamları kuvvet kullanmaktan kaçınacak, bunun mümkün olmadığı durumlarda da gerekli asgari derecede kuvvete başvuracaktır.”

Paragraf 14

“Şiddete başvuran toplulukların dağıtılmasında, kanun adamları, yalnızca daha az tehlikeli araçları kullanmanın mümkün olmadığı durumlarda ve yalnızca gerekli asgari derecede ateşli silahlardan yararlanabilir. Kanun adamları, 9. İlke’de belirtilen şartlar haricinde, bu gibi durumlarda ateşli silah kullanmayacaktır.”

92. Ayrıca, Birleşmiş Milletler Genel Meclisi tarafından 17 Aralık 1979’da kabul eidlen Kanun Adamları İçin Talimatname’nin 3. maddesi şu şekildedir:

“Kanun adamları yalnızca çok gerekli olduğunda ve görevlinin icrası için gereken ölçüde kuvvet kullanabilir”.

93. Uluslararası Af Örgütü, Aralık 1998’de kanun adamları için on temel insan hakları standardı kabul etmiştir. İlgili standartlar aşağıdadır:

Temel Standart 3

“Kuvvet kullanımına çok gerekli olduğu durumlar haricinde başvurulmamalı ve şartların gerektirdiği asgari oranda kuvvet kullanılmalıdır.”

Temel Standart 4

“Yasadışı olan ancak şiddete başvurmayan toplulukların kontrol edilmesinde kuvvet kullanımından kaçının. Şiddete başvuran toplulukları dağıtırken yalnızca gerekli asgari kuvvete başvurun.”

Temel Standart 5

“Kendinizin ya da başkalarının canını korumak için kaçınılmaz olmadıkça ölümcül kuvvete başvurulmamalıdır.”

HUKUK

I. AİHS’NİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİALARI

94. Başvuranlar, akrabalarının, 13 ile 15 Mart 1995 tarihleri arasındaki gösterilerde polis memurları tarafından kanun dışı bir şekilde öldürüldüğünden şikayetçi olmuştur. Bu açıdan AİHS’nin aşağıdaki 2. maddesine atıfta bulunmuşlardır:

“1. Herkesin yaşam hakkı yasanın koruması altındadır. Yasanın ölüm cezası ile cezalandırdığı bir suçtan dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın yerine getirilmesi dışında hiç kimse kasten öldürülemez.

2. Öldürme, aşağıdaki durumlardan birinde kuvvete başvurmanın kesin zorunluluk haline gelmesi sonucunda meydana gelmişse, bu maddenin ihlali suretiyle yapılmış sayılmaz:

a) Bir kimsenin yasadışı şiddete karşı korunması için;

b) Usulüne uygun olarak yakalamak için veya usulüne uygun olarak tutuklu bulunan bir kişinin kaçmasını önlemek için;

c) Ayaklanma veya isyanın, yasaya uygun olarak bastırılması için.”

A. AİHM önündeki iddialar

1. Başvuranlar

95. Başvuranlar, Mart 1995’te Gazi ve Ümraniye ilçelerinde meydana gelen olayların on yedi kişinin ölümüne neden olduğunu iddia etmiştir. Bu insanların tamamı polis tarafından vurularak öldürülmüştür. Başvuranlar polis memurlarının, ya kasten öldürmek amacıyla ya da yaşamlarına saygı duymamaları nedeniyle göstericilere ateş açtığını öne sürmüştür. Her durumda gerekli olandan fazla ve orantısız kuvvet kullanılmıştır.

Başvuranlar ayrıca iki polis memurunun mahkum edilmesi ile sona eren cezai yargılamanın yalnızca dokuz kişinin ölümüne ilişkin olduğunu belirtmişlerdir. Bu açıdan olaylara dair etkili bir soruşturma yapılmadığından şikayetçi olmuşlardır. Özellikle 10 Kasım 1998’de Üsküdar Cumhuriyet Savcısı tarafından verilen takipsizlik kararına dikkat çekmişlerdir. Başvuranlar ayrıca yerel makamların, davayı İstanbul Eyüp Ağır Ceza Mahkemesi’nden Trabzon Ağır Ceza Mahkemesi’ne naklederek adil yargılama haklarını engellediklerini öne sürmüşlerdir. Yetersiz güvenlik tedbirleri nedeniyle başvuranlar yargılama sırasında hayatlarından endişe etmişlerdir.

2. Hükümet

96. Hükümet, başvuranların olaylara ilişkin anlatımına itiraz etmiştir. Yetkili yerel makamların tartışma konusu olaylara ilişkin soruşturmaları uygun şekilde yürüttüğünü vurgulamıştır. Aynı zamanda ölen kişilerin akrabalarına 3713 Sayılı Kanun’un 22. Maddesi uyarınca tazminat ödendiğini belirtmiştir.

97. Hükümet, Trabzon Ağır Ceza Mahkemesi’nin, iki polis memurunu Fevzi Tunç, Reis Kopal, Dile Sevinç ve Mümtaz Kaya’yı öldürmekten suçlu bulduğunu ileri sürmüştür. Ağır ceza mahkemesinin, kararını, dava dosyasını ayrıntılı bir şekilde inceledikten sonra, tanık ifadelerine, otopsi raporlarına, tıbbi raporlara, fotoğraflara ve video kayıtlarına dayanarak verdiğini vurgulamıştır.

98. Hükümet, her iki gösteri sırasında kullanılan kuvvetin orantılı ve gerekli olduğunu savunmuştur. Polis memurlarına yangın bombaları ve taşlarla saldıran göstericilerin dağılmaları için önce sözlü olarak uyarıldıklarını, daha sonra basınçlı su ve cop kullanıldığını ve son çare olarak da polis memurlarının havaya uyarı ateşi açtığını belirtmiştir. Hükümet’e göre göstericiler yasadışı bir örgütün üyeleri tarafından kışkırtılmıştır. Olaylar neredeyse iki gün sürdüğünden, halkın emniyetini korumakla görevli olan polis memurları büyük stres ve psikolojik baskı altında kalmıştır. Son olarak Hükümet, ölenlerin vücüdundan çıkartılan kurşunların güvenlik kuvvetlerinin silahlarından elde edilen kurşunlara uymadığını açıkça gösteren balistik raporlarına atıfta bulunmuştur.

B. AİHM’nin değerlendirmesi

99. Bu davada AİHM, sözkonusu dava olaylarının sorumlu Devlet’in başvuranın akrabalarının hayatlarını koruyamadığına ve AİHS’nin 2. maddesi uyarınca sahip olduğu olaya ilişkin yeterli ve etkili soruşturma yürütme şeklindeki usuli yükümlülüğüne uymadığına işaret edip etmediğini belirlemek zorundadır.

100. AİHM, öncelikle, özellikle polisin sırasıyla Gazi ve Ümraniye ilçelerinde meydana gelen iki gösteri sırasındaki davranışları hakkında çelikşkili ifadelerle karşı karşıya olduğunu not eder.

101. Kanıtları değerlendirirken, AİHM “şüpheye yer bırakmayacak” kanıt standardını benimsediğini hatırlar. Bu kanıt, yeterince güçlü, açık ve uyumlu çıkarsamaların ya da olaylara ilişkin yalanmamış, benzer varsayımların bir arada bulunmasından çıkartılabilir (bkz. İrlanda/İngiltere, 18 Ocak 1978 tarihli karar, Seri A no 25. p. 65, § 161, Avşar/Türkiye, no. 25657/94, § 282, AİHM 2001-VII ve Ülkü Ekinci/Türkiye, no. 27602/95, §§ 141-42, 16 Temmuz 2002).

102. AİHM, yardımcı bir kuruluş işlevine sahip olduğunun ve belirli bir davaya özgü şartlar nedeniyle kaçınılmaz hale gelmedikçe bir ilk derece mahkemesinin görevini üstlenme konusunda dikkatli olması gerektiğinin farkındadır. (örneğin bkz. McKerr/İngiltere (karar), no.28883/95, 4 Nisan 2000). İç yargılamanın yapıldığı hallerde, AİHM’nin görevi, olaylara ilişkin yerel mahkemelerin değerlendirmesi yerine kendi değerlendirmesini kabul etmek değildir ve genel bir kural olarak kendilerine sunulan kanıtları değerlendirmek bu mahkemelerin işidir (bkz. Klaas/Almanya, 22 Eylül 1993 tarihli karar, Seri A no. 269, s. 17, § 29). AİHM, yerel mahkemelerin kararlarına bağlı değildir, ancak normal şartlar altında bu mahkemelerin olaylara ilişkin tespitlerinden sapmak için inandırıcı öğelere ihtiyaç duymaktadır (bkz. yukarıda anılan Klaas, s.18, § 30). Yine de AİHS’nin 2. ve 3. maddelerine dayanan iddialar ortaya atıldığında, daha önce belirli yerel yargılamalar ve soruşturmalar yapılmış olsa da, AİHM’nin özellikle kapsamlı bir inceleme yapması gereklidir (bkz. mutatis mutandis, Ribitsch/Avusturya, 4 Aralık 1995 tarihli karar¸Seri A no. 336, § 32, ve yukarıda anılan Avşar, § 283).

103. Buna göre, AİHM, taraflarca kendisine sunulan mevcut kanıtlara dayanarak karar varmalıdır (bkz. bu konudaki son karar Çaçan/Türkiye, no. 33646/96, § 61, 26 Ekim 2004). Bu nedenle, AİHM, sözkonusu davada sunulan belgesel kanıtların, özellikle de yerel makamlar tarafından yürütülen soruşturmalara ilişkin belgelerin ve tarafların yazılı görüşlerinin ışığında ortaya çıkan hususları inceleyecektir.

1. AİHS’nin 2. Maddesinin esası ışığında Hükümet’in ölümlere ilişkin sorumluluğu

104. 2. maddenin metninden anlaşılacağı gibi belirli şartlar altında polis memurları tarafından ölümcül kuvvet kullanıılmasına izin verilmektedir. Ancak 2. madde, polis memurlarına bir carte blanche vermemektedir. Arzu edilen amaç ile bu amaca ulaşmada kullanılan araçlar arasında bir denge sağlanmasının gereğine işaret etmek bile yersizdir (bkz. Güleç/Türkiye, 27 Temmuz 1998 tarihli karar, Reports of Judgments and Decisions 1998-IV, § 71). Devlet görevlilerince girişilen düzensiz ve keyfi eylemler, insan haklarına gösterilmesi gereken saygı ile uyumsuzdur. Bu, ulusal kanunların polis operasyonlarına izin vermekle kalmayıp, keyfiyete ve kuvvet istismarına karşı yeterli ve etkili önlemlerden oluşan bir sistem çerçevesinde bu operasyonları gereğince düzenlemesi gerektiği anlamına gelmektedir (bkz. Makaratzis/Yunanistan [BD], no. 50385/99, § 57, AİHM 2004; aynı zamanda bkz. İnsan Hakları Komitesi, Genel Yorum no. 6, Madde 6, 16. Oturum (1982), yukarıdaki 90. paragraf).

105. Yukarıda belirtilenler ve 2. maddenin demokratik bir toplum dahilinde sahip olduğu önem göz önüne alındığında, AİHM, bu hükmün ihlal edildiği yönündeki iddiaları yalnızca kuvveti uygulayan Devlet görevlilerinin hareketlerini değil, inceleme konusu olan hareketlerin planlanması ve denetlenmesi de dahil ilgili tüm şartları göz önünde bulundurarak dikkatle incelemek zorundadır (bkz. McCann ve Diğerleri/İngiltere, 27 Eylül 1995 tarihli karar, Seri A no. 324, s. 46, § 150). Son anılan bağlamda, ister planlanmış bir operasyon dahilinde ister tehlikeli olduğu düşünülen bir kişinin takibi sırasında, polis memurları görevlerini yerine getirirken denetimsiz bırakılmamalıdır. Bu konuda geliştirilen uluslararası standartlar ışığında, kanun adamlarının hangi kısıtlı şartlar altında kuvvete ve ateşli silahlara başvurabileceğni tanımlayan yasal ve idari bir çerçeve oluşturulmalıdır (örneğin bkz. yukarıdaki 91. paragrafta geçen “BM Kanun Adamları İçin Talimatname”).

106. Bu anlatılanlar ışığında, AİHM’nin, sözkonusu davada yalnızca başvuranların akrabalarına karşı kullanılan ölümcül kuvvetin meşru olup olmadığını değil, operasyonun planlama ve yürütülmesinin göstericilerin hayatlarına yönelik riskleri mümkün olduğunca azaltacak şekilde yapılıp yapılmadığını da incelemesi gerekmektedir.

107. AİHM’ye sunulan kanıtlardan Gazi ve Ümraniye ilçelerindeki gösterilerin barışçıl olmadığı anlaşılmaktadır. Göstericiler sloganlar atmış, polis barikatlarına taş ve yangın bombaları fırlatmış, yakındaki binalara zarar vermiştir. Bu durum ağır ceza mahkemesine çıkan birçok tanık tarafından doğrulanmıştır (bkz. yukarıdaki 53., 54., 55., 58., 60. ve 66. paragraflar). Direnme ve şiddet eylemleriyle karşılaşan polis destek istemiş ve bölgeye üç panzer ile takviye polis kuvvetleri sevkedilmiştir.

108. AİHM, bir ayaklanma ya da isyanın bastırılması amacıyla kuvvet kullanımının 2 § 2 (c) maddesi uyarınca haklı görülebileceğini yineler. Ancak sözkonusu davada başvuranların iddiaları ve Trabzon Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararı, polis memurlarının kalabalığı dağıtmak için göz yaşartıcı bomba, basınçlı su ya da plastik mermi gibi yaşamı daha az tehdit eden yöntemlere başvurmak yerine doğrudan göstericilere ateş ettiğini göstermektedir. Bu bağlamda AİHM, Türk mevzuatının, yalnızca kısıtlı ve özel durumlarda polis memurlarının ateşli silah kullanmasına izin verdiğine dikkat çeker (bkz. yukarıdaki 86-87. paragraflar). Ancak bu ilkenin Gazi ve Ümraniye olaylarında kullanılmadığı anlaşılmaktadır.

109. Hükümet, görüşünde büyük stres ve psikolojik baskı altında olduğukları için polis memurlarının ölümcül kuvvete başvurduğunu ileri sürmüştür (bkz. yukarıdaki 98. paragraf). AİHM, polisin yaşam hakkının korunmasında çok büyük bir rol oynadığını kabul eder. Dolayısıyla tüm parametreleri değerlendirebilmeleri ve operasyonlarını dikkatle düzenleyebilmeleri gereklidir. AİHM’nin kanısınca, Hükümetlerin, polis kuvvetine uluslararası insan hakları ve polis standarlarına uyum amaçlı, etkili bir eğitim verme yükümlülüğü bulunmaktadır. Ayrıca, birçok uluslararası belgede de belirtildiği gibi (diğerlerinin yanı sıra bkz. yukarıdaki 88. paragrafta anılan Avrupa Konseyi Kararı), polise, ateşli silahları nasıl ve hangi şartlar altında kullanabileceğine dair açık ve net talimatlar verilmelidir.

110. AİHM, Gazi olaylarının neredeyse iki gün sürdüğüne ve Ümraniye olayının Gazi olaylarından sonraki gün meydana geldiğine dikkat çeker. Dava dosyasından, her iki olayda da görevli polis memurlarına çok geniş hareket serbestisi tanındığı ve polis memurlarının panik ve baskı altında, kendilerine uygun eğitim ve talimatlar verilmiş olsa muhtemelen almayacakları inisiyatifler aldıkları anlaşılmaktadır. Dolayısıyla AİHM Hükümet’in savını kabul edemez ve açık, merkezi bir komutanın yokluğunun polis memurlarının doğrudan kalabalığa ateş etmesi riskini artıran önemli bir boşluk teşkil ettiği hükmüne varır.

111. Ayrıca kalabalığı dağıtmak için göz yaşartıcı bomba, plastik kurşun, basınçlı su gibi gerekli ekipmanı sağlama görevi her iki ilçedeki gergin durumdan haberdar olan Güvenlik Kuvvetleri’nin sorumluluğundadır. AİHM’nin kanaatince bu ekipmanın yokluğu kabul edilemez.

112. Sonuç olarak, AİHM sözkonusu davanın şartları dikkate alındığında göstericileri dağıtmak için kullanılan ve on yedi kişinin ölümüne neden olan kuvvet, 2. maddenin anlamı dahilinde kesinlikle gerekli olandan fazladır.

113. Dolayısıyla bu bakımdan 2. madde ihlal edilmiştir.

2. Soruşturmanın yetersiz olduğu iddialarına ilişkin olarak

114. AİHS’nin 2. maddesi uyarınca hayatı koruma yükümlülüğü, Devlet’in AİHS’nin 1. maddesi uyarınca sahip olduğu “kendi yetki alanı içinde bulunan herkese bu Sözleşme’de açıklanan hak ve özgürlükleri tanıma”ya yönelik genel görevi ile birlikte ele alındığında, kişilerin kuvvet kullanımı sonucunda ölmesi halinde bir tür etkili soruşturma yürütülmesini gerektirir (bkz. Çakıcı/Türkiye [BD], no. 23657/94, § 86, AİHM 1999-IV).

115. Belirli bir durumda, soruşturmanın ilerlemesini engelleyen engeller ve zorluklarla karşılaşılabileceği kabul edilmelidir. Ancak, kamuoyunda hukukun üstünlüğünün korunduğuna dair güven sağlanması ve yasadışı eylemlere destek verme ya da göz yumma görüntüsünün oluşmaması açısından, ölümcül kuvvet kullanımına ilişkin bir soruşturmada yetkili makamların hızla harekete geçmesinin büyük önem taşıdığı kabul edilebilir (genel olarak bkz. McKerr/İngiltere, no. 28883/95, §§ 108-115, AİHM 2001-III).

116. Soruşturma, öncelikle olayın hangi şartlar altında meydana geldiğini belirleyebilmeli, daha sonra da sorumluların tespit edilip cezalandırılmasını sağlayabilmelidir. Bu, sonuçlara değil araçlara ilişkin bir yükümlülüktür. Bu bağlamda, hız ve makul çabukluk şartı da yer almaktadır (bkz. Kelly ve diğerleri/İngiltere, no. 30054/96, §§ 96-97, 4 Mayıs 2001).

117. Her durumda, ulusal mahkemeler hiçbir şart altında hayatı tehlikeye atan suçların cezasız kalmasına göz yummamalıdır. Halkın güveninin sürmesini ve hukukun üstünlüğünü sağlamak, yasadışı fillere destek verme ya da göz yumma görüntüsü oluşmasını engellemek için bu şarttır (bkz. mutatis mutandis, Hugh Jordan/İngiltere, no. 24746/94, § 108, AİHM 2001-III). Dolayısıyla AİHM’nin görevi, yerel mahkemelerin kararlarını verirken AİHS’nin 2. maddesinde öngörülen dikkatli inceleme yükümlülüğüne ne kadar bağlı kaldıklarını incelemekten ibarettir; bu şekilde kullanılan adli sistemin caydırıcı etkisini ve yaşam hakkı ihlallerini önlemede oynaması gereken büyük rolü yitirmesini engellenecektir.

118. Sözkonusu davanın olaylarına dönüldüğünde, AİHM yerel makamların Gazi ve Ümraniye olaylarına ilişkin üç farklı soruşturma açtığını gözlemler (bkz. yukarıdaki 33 ila 81. paragraflar). Ancak bu soruşturmaların yürütülmesinde çarpıcı noksanlıklar bulunmaktadır.

119. Yukarıda belirtildiği gibi, Dilek Şimşek Sevinç, Reis Kopal, Zeynep Poyraz, Fevzi Tunç, Fadime Bingöl, Ali Yıldırım, Mehmet Gündüz, Mümtaz Kaya ve Sezgin Engin’in ölümleri hakkındaki soruşturma, yirmi polis memura hakkında kovuşturma açılmasına neden olmuştur. Neredeyse yedi yıl süren yargılamanın sonunda bir polis memuru Fevzi Tunç, Reis Kopal ve Dilek Şimşek Sevinç’i öldürmekten suçlu bulunmuş ve beş yıl hapse mahkum edilmiştir. Bir başka polis memuru da Mümtaz Kaya’yı öldürmekten suçlu bulunmuş, ancak cezası mahkeme tarafından tecil edilmiştir. İki polis memuru da üç ay süreyle kamu hizmetinden men edilmiştir.

120. Soruşturmanın bu kısmına ilişkin olarak AİHM ağır ceza mahkemesi tarafından alınan önlemlerin ağır ve gönülsüz olduğunu gözlemler. Davanın görülmesine Temmuz 1995 tarihinde başlanmasına rağmen, dava dosyası Haziran 1997’ye kadar, önce güvenlik nedenleri ile daha sonra da görev alanına ilişkin sebeplerle çeşitli yerel mahkemelere gönderilmiştir (bkz. yukarıdaki 38 ila 51. paragraflar). Ayrıca, yargılamanın sonunda iki polis memurunun dört kişiyi öldürmekten suçlu bulunmasına karşın, yerel mahkemeler, yargılamanın hiçbir aşamasında makamların operasyonun yürütülmesindeki kusurlara ilişkin genel sorumluluğunu ve göstericileri dağıtmak için orantılı bir kuvvet kullanmadaki yetersizliklerini incelememiştir. Bu bağlamda, sözkonusu memurların nispeten hafif bir ceza aldıkları da not edilebilir (bkz. yukarıdaki 72 ve 73. paragraflar).

121. Hasan Sel, Hasan Ersürer, Hasan Gürgen ve Dinçer Yılmaz’ın ölümleri hakkındaki soruşturmaya ilişkin olarak, AİHM bu soruşturmanın halen Gaziosmanpaşa Cumhuriyet Savcısı önünde devam etmekte olduğuna dikkat çeker. Bu bağlamda, şu anda soruşturmanın on yıldan uzun süredir devam etmekte olduğunu ve somut herhangi bir sonuca ulaşılamadığını gözlemler.

122. Son olarak, Üsküdar Cumhuriyet Savcısı’nın takipsizlik kararı ile sonuçlanan Ümraniye olayları hakkındaki soruşturmaya ilişkin olarak, AİHM, polis tarafından orantısız ölümcül kuvvet kullanıldığı yolundaki böylesine ciddi bir iddia karşısında Cumhuriyet Savcısı’nın daha fazla inisiyatif almasının gerektiği kanısındadır. Bu bağlamda, takipsizlik kararının, şikayetçilerden alınan ifadelere, o gün görevli olan bazı polis memurlarının ifadelerine ve olay yerinde bulunan ya da ölen veya yaralanan kişilerin vücutlarından çıkartılan sekiz kurşunun balistik incelemesine dayandığını gözlemler. Ancak AİHM makamların olaydan sonra yalznıca sekiz kurşun ele geçirebilmesini çarpıcı bulmaktadır. Üstelik balistik raporları yalnızca bu kurşunlar ile o gün görevde bulunan iki yüz otuz sekiz polis memurunun tabancalarından çıkan kurşunların karşılaştırılmasına dayanmaktadır. Bu kurşunların ne tür silahlardan ya da ne mesafeden atıldığına dair bir işaret bulunmamaktadır.

123. Ayrıca, AİHM’ye sunulan belgelerden, Cumhuriyet Savcısının polis memurlarının olaylara ilişkin raporunu sorgusuz sualsiz kabul ettiği anlaşılmaktadır (bkz. yukarıdaki 77. paragraf).

124. Bu anlatılanlar göz önüne alındığında, AİHM, yerel makamların, başvuranların akrabalarının ölümleri hakkında hızlı ve yeterli soruşturmalar yürütmediği hükmüne varır. Türk ceza hukuku sisteminin Mart 1995’deki trajik olaylara ilişkin çalışma biçimi Devlet görevlilerinin veya yetkili makamların bu olaylardaki rolüne dair hesap vermesini sağlayamamıştır. Sonuç olarak yetkili makamlar bu konudaki temel sorumluluklarını gözardı etmiştir.

125. Özet olarak AİHM, sözkonusu davada, başvuranların akrabalarının ölümlerini çevreleyen şartlar hakkında hızlıve yeterli bir soruşturma yapılamaması nedeniyle, AİHS’nin 2. maddesinin usuli yönden ihlal edildiğine karar verir.

II. AİHS’NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI

126. Başvuranlar, AİHS’nin 6 § 1. maddesine aykırı olarak, davalarının etkili biçimde görülmesini isteme haklarının ihlal edildiğinden şikayetçi olmuştur. Dava olaylarının Dilek Şimşek Sevinç, Dinçer Yılmaz, Reis Kopal, Zeynep Poyraz, Fevzi Tunç, Sezgin Engin, Fadime Bingöl, Mümtaz Kaya, Hasan Gürgen, Ali Yıldırım, Hasan Sel, Mehmet Gündüz, İsmail Baltacı, Hasan Puyan, Hakan Çabuk, Genco Demir ve İsmihan Yüksel’in ölümleri hakkında etkili bir soruşturma yürütme arzusu olmadığını gösterdiğini ileri sürmüşlerdir. 6 § 1. madde şu şekildedir:

“Herkes, gerek medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili nizalar, gerek cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir.”

127. Hükümet, olaya ilişkin soruşturmanın ve polis memurları hakkındaki kovuşturmanın başvuranların iddiaları için etkili bir hukuk yolu sağladığını iddia etmiştir.

128. AİHM, başvuranların AİHS’nin 6 § 1. maddesi bağlamındaki şikayetlerinin, soruşturma makamlarının başvuranların akrabalarının ölümü hakkındaki tutumu ve bu durumun şikayetlerini tazminde yardımcı olacak etkili hukuk yollarına ulaşmaları üzerindeki etkisine ilişkin daha genel şikayet ile iç içe olduğunu gözlemler. Dolayısıyla, başvuranların 6. maddeye ilişkin şikayetlerini, Sözleşmeci Devletlerin AİHS’nin 13. maddesi uyarınca sahip olduğu, AİHS ihlalleri hususunda etkili bir hukuk yolu sağlamaya yönelik daha genel yükümlülükler dahilinde incelemek uygun olacaktır. Bir 2. madde ihlalinin, yalnızca kurbanın yakınlarına ödenecek bir tazminat ile çözüme kavuşturulamayacağı not edilmelidir (bkz. mutatis mutandis, Aksoy/Türkiye, 18 Aralık 1996 tarihli karar, Reports 1996-VI, ss. 2285-86, §§ 93-94, ve Aydın/Türkiye, 25 Eylül 1997 tarihli karar, Rerports 1997-VI, ss. 1894-96, §§ 100-103).

129. Sökonusu davada sunulan kanıtların ışığında, AİHM, Hükümet’in AİHS’nin 2. maddesi uyarınca başvuranların akrabalarının ölümünden sorumlu olduğu hükmüne varmıştır (bkz. yukarıdaki 104 ila 113. paragraflar). Dolayısıyla, başvuranların bu bağlamdaki şikayetleri 13. maddenin maksadı açısından “savunulabilir” kabul edilebilir (bkz. Boyle ve Rice/İngiltere, 27 Nisan 1988 tarihli karar, Seri A no. 131, s. 23, § 52, ve Kaya/Türkiye, 19 Şubat 1998 tarihli karar, Raporlar 1998-I, § 107).

130. Yetkili makamların başvuranın erkek kardeşinin ölümünü çevreleyen olaylara ilişkin etkili bir soruşturma yürütme yükümlülüğü bulunmaktadır. Yukarıda belirtilen nedenlerden ötürü (bkz. yukarıdaki 118-125. paragraflar), 2. maddedeki soruşturma yapma yükümlülüğünden daha geniş şartlar getiren 13. maddeye uygun, etkili bir cezai soruşturma yapıldığı kabul edilemez (bkz. yukarıda anılan Kaya, § 107). Bu sebeple, AİHM, başvuranların, akrabalarının ölümü konusunda etkili bir hukuk yolundan ve dolayısıyla da tazminat talebi gibi diğer hukuk yollarından yararlanmalarının engellendiği hükmüne varır.

131. Bu nedenle AİHS’nin 13. maddesi ihlal edilmiştir.

III. AİHS’NİN 14. VE 17. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI

132. Başvuranlar, AİHS’nin 14. ve 17. maddelerine dayanarak dini inançları nedeniyle ayrımcılığa uğradıklarını iddia etmiştir.

133. Hükümet, olgusal temelleri olmadığını belirtmenin dışında bu şikayetleri ele almamıştır.

134. AİHM, kendisine sunulan kanıtların ışığında başvuranların iddialarını incelemiş, ancak bunları asılsız bulmuştur. Dolayısıyla bu hükümler ihlal edilmemiştir.

IV. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI

135. AİHS’nin 41. maddesi şöyledir:

“Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollarının ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”

A. Tazminat

136. Başvuranların her biri maddi ve manevi tazminat olarak 200.000 Euro talep etmiştir.

137. Hükümet, bu talebe itiraz etmiştir. Miktarın aşırı ve temelsiz olduğunu savunmuştur.

138. AİHM, başvuranların akrabalarının ölümleri nedeniyle herhangi bir maddi zarara uğradıklarını kanıtlamadıklarını not eder. Dosyada ölen kişilerin ailelerine maddi yardımda bulunup bulunmadıklarına dair bir bilgi yer almamaktadır. Sonuç olarak AİHM, bu dava şartlarında, başvuranlara maddi tazminat olarak bir ödeme yapmayı uygun bulmamaktadır.

139. Yine de AİHM, AİHS’nin 2. ve 13. maddelerine dair verdiği ihlal kararlarının ciddiyetini göz önünde bulundurarak manevi tazminat olarak bir ödeme yapılması gerektiği kanısındadır. Dolayısıyla benzer davalarda ödenmesine karar verdiği miktarları göz önünde bulundurarak ve eşitlik temelinde yaptığı değerlendirme sonucunda, AİHM manevi tazminat olarak

–Ali Şimşek, Şaziment Şimşek, Dilay Şimşek, Erkan Şimşek, Gökhan Şimşek ve Şenay Şimşek’e toplam 30.000 Euro; ve

– diğer başvuranların, yani Hakkı Yılmaz, Hüseyin Kopal, Cemal Poyraz, Hacer Baltacı, Mustafa Tunç, Mahmut Engin, Arslan Bingöl, Veli Kaya, Mehmet Gürgen, Çiçek Yıldırım, Hüseyin Sel, Mukaddes Gündüz, Sabri Puyan, Zeynel Abit Çabuk, Aynur Demir ve Aligül Yüksel’in herbirine 30.000 Euro ödenmesine karar vermiştir.

B. Mahkeme masrafları

140. Başvuranlar mahkeme masrafları için herhangi bir talepte bulunmamıştır. Dolayısıyla AİHM bu başlık altında bir tazminat ödenmesine karar vermemekteir. Başvuranların, başvuruda bulunmak için Avrupa Konseyi’nden adli yardım aldıklarını not eder.

C. Gecikme faizi

141. AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere uyguladığı faiz oranına üç yüzde puanı eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar vermiştir.

BU SEBEPLERLE AİHM, OYBİRLİĞİ İLE

1. AİHS’nin 2. maddesinin hem esasi hem de usuli yönden ihlal edildiğine;

2. Başvuranların, AİHS’nin 6 § 1. maddesine dayanarak yaptıkları şikayetleri incelemenin gerekli olmadığına;

3. AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine;

4. AİHS’nin 14. ve 17. maddelerinin ihlal edilmediğine;

5. a) Sorumlu Devlet’in, kararın AİHS’nin 44 § 2. maddesi uyarınca kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde aşağıdaki meblağları, her türlü vergi ve harçlar muaf olmak üzere ödeme günündeki kur üzerinden Türk lirasına dönüştürerek başvuranlar tarafından belirtilen Türkiye’deki banka hesabına yatırmasına:

(i) Ali Şimşek, Şaziment Şimşek, Dilay Şimşek, Erkan Şimşek, Gökhan Şimşek ve Şenay Şimşek’e manevi tazminat olarak toplam 30.000 Euro (otuz bin Euro)

(ii) diğer başvuranların, yani Hakkı Yılmaz, Hüseyin Kopal, Cemal Poyraz, Hacer Baltacı, Mustafa Tunç, Mahmut Engin, Arslan Bingöl, Veli Kaya, Mehmet Gürgen, Çiçek Yıldırım, Hüseyin Sel, Mukaddes Gündüz, Sabri Puyan, Zeynel Abit Çabuk, Aynur Demir ve Aligül Yüksel’in herbirine manevi tazminat olarak 30.000’er Euro (otuz bin Euro) ödenmesine karar vermiştir b) yukarıda belirtilen üç aylık sürenin aşılmasından ödeme gününe kadar geçen süre için Avrupa Merkez Bankası’nın uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın gecikme faizi olarak uygulanmasına;

6. Başvuranların adil tazmin taleplerinin kalanının reddine karar vermiştir.

İngilizce olarak hazırlanmış ve Mahkeme İç Tüzüğünün 77 §§ 2. maddesi uyarınca 26 Temmuz 2005 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.

S. NAISMITH

Bölüm Sekreter Yardımcısı

J.-P. COSTA

Başkan

_________________________________________________________________

[1] Alevilerin sosyal ve dini amaçlı toplantılarını düzenledikleri yer.

KAYNAK: http://www.yargitay.gov.tr/