Dünyada ve Türkiye'de NUSAYRİLİK

Nusayrilik nedir?Hangi topraklarda gelişmiştir? Türkiye'de ne kadar Nusayri var? Nusayrilikte kutsal üçlünün anlamı nedir? Cumhuriyet'ten çarpıcı bir yazı dizisi....

Gül Atmaca'nın Cumhuriyet gazetesi için hazırladığı NUSAYRİLER yazı dizisi...

Başlarken-1

Bazı arkeolojik kazı alanları vardır. Kazdığınızda, her katmanda farklı bir medeniyetin izleriyle karşılaşırsınız. Sadece ülkemiz değil ABD işgali ile cehenneme dönen Irak ta, İsrail’in üzerine bombalar yağdırdığı Lübnan da, Suriye de bu tarihi zenginliği paylaşır bizimle. Belki de paylaşırdı demek daha doğru olacak. Çünkü tarihi geçmişi ancak birkaç yüzyıla sığan ABD’nin Ortadoğu politikası sadece insan canına kıymıyor, tarih ve kültürel yapıda da büyük kayıplara yol açıyor. Farklı etnik ve dini gruplardan olup ta yan yana yüzyıllardır yaşayan insanlar, işgalci güçlerin “bildik siyaseti” yüzünden birbirine kıyar hale geliyorlar. Keşke böyle olmasaydı. Ortadoğu’daki kan ve gözyaşının bir an önce dinmesini dileyerek konumuza başlıyoruz.

Kültürel zenginlikten bahsetmişken, kültürlerin birbirlerini nasıl etkilemiş olduğunu 13 ayrı uygarlığa ev sahipliği yapmış olan Antakya üzerinden görmeye çalışacağız. İnanışlarında İslamiyetin yanı sıra Mezopotamya, İran-Hind, Antik Yunan, Hitit ve Hıristiyanlıktan etkilenen Nusayriler (Arap Alevileri) ise ikinci odak noktamız olacak. Yüzyıllar boyu ayrımcılık ve zulüm görseler de bugüne kadar inançlarını koruyan Nusayrilerle ilgili sır perdesini, doğru kaynaklara başvurarak aralamaya çalışacağız.

Büyük İskender'in komutanı kurdu

Araştırmalar, Amik Vadisi'nin (Akdeniz bölgesinde Kuzey Suriye Platosu ile Amanos dağları arasındaki ova) Akad, Asur, Babil, Mısır, Hitit, Ege ve Kıbrıs medeniyetlerinin bir sentezini barındırdığını gösteriyor. Antakya ise bu vadi içinde, Anadolu'yu Filistin ve Suriye'ye; Mezopotamya'yı Doğu Akdeniz'e bağlayan yolun üzerinde kuruldu. Tarihi İpek yolunun üzerindeydi. Daha da öncesine gidelim ve şehrin kuruluş hikayesini dinleyelim:

Makedonyalı Büyük İskender, Pers Kralı Darius (Codomannus) ile yaptığı savaşlarda galip geldikten sonra Fenike topraklarını elde etmek amacıyla Asi (Orontes) boyunca güneye ilerledi. Suriye ve Mezopotamya bölgesi Makedonyalıların eline geçti. Ancak Büyük İskender M.Ö. 323 yılında Babil'deyken aniden ölünce komutanları fethedilen topraklar konusunda anlaşmazlığa düştüler. Suriye ve Mezopotamya bölgesi üzerindeki güç savaşı komutanlardan Seleucus'un lehine sonuçlandı. (M.Ö. 301)

Daha sonra I. Seleucus Nicator adıyla taç giyen Seleucus, ilk olarak Akdeniz sahilinde şimdiki Samandağ’ın Çevlik mevkiinde Seleuceia Pieria’yı başkent olarak inşa ettirdi. Ancak kısa bir süre sonra yeni başkentin Seleucos krallığı için sahip olması gereken bazı niteliklerden yoksun olduğu anlaşıldı.

Seleucus, mağlup ettiği Antigonus'un yönetim merkezi olan (bugünkü Antakya'nın 5 kilometre kuzeyinde) Antigonia'yı yıkarak yerine yeni bir başkent kurdu. MÖ 47’de Julius Sezar’ın Suriye’ye ayak basmasıyla birlikte şehrin tarihinde de bir altın sayfa açıldı. Ancak burası da denizden gelecek tehlikelere açıktı. Üçüncü kez yer değişikliğine gidildi. Yeni şehir Antiocheia, denizden 20 km uzaklıkta, Silpius dağı eteğinde ve Orontes (Asi) kenarında kuruldu. (M.Ö. 300) Antiocheia'nın yani bugünkü Antakya'nın Seleucus Krallığı'nın başkenti olması Seleucus Nicator'un ölümünden sonra oğlu Antiochus Soter (M.Ö. 281-261) zamanında oldu. Karışıklık yaratmaması için bundan sonra Antiocheia'yı bugünkü adıyla yani Antakya olarak yazacağım.

Antakya, Doğu Roma'nın 3. büyük kenti oldu. Osmanlıca efsanevi bir el yazmasına göre ise dünyada kurulan ilk dört kentten birisiydi. Ayrıca, Hitit ve Eski Mısır imparatorluklarının sınırlarını oluşturan bölgenin eşiğindeydi. Halep ve Lazkiye’den gelen kervanların uğrak yeri olan Antakya, Asi Deltası limanının antreposuydu. Anadolu’nun Ortadoğu’ya açılan kapısıydı. Bazı kaynaklara göre, hızla büyüyen, kalabalıklaşan ve zenginleşen şehre Roma’da, Atina’da işsiz kalan yontucular, mimarlar, seramik sanatçıları, ressamlar ve muhalif düşünürler akın etti. Tarih, Romalılar ve onlardan sonra Norman Haçlılarının Antakya’yı, Atina, Roma ve İstanbul’dan sonra dünyanın en büyük, en görkemli ve en zengin şehirlerinden biri haline getirdiğini yazar.

Antakyalı gazeteci arkadaşımız Mehmet Ali Solak, bu bilgilere yenilerini ekliyor: "Antakya, dünyanın gece aydınlatılan 3 kentinden birisi olmuştu, 2000 yıllık süreçte aralıksız uygarlıklara yurt olmuş bir şehirdi."

Fakat aynı zamanda talihsiz bir şehirdir Antakya; büyük depremler ve seller yaşar. Bir de Doğu ile Batı arasındaki ipek ve baharat ticaretinin yolu değişince eski ihtişamını yitirir. Prof. Dr. Ataman Demir'in, “Çağlar İçinde Antakya” adlı kitabında, 19.yy’da şehri ziyaret eden İngiliz W.H. Barlett'in şu sözleri yer alıyor: “Topraktan menekşeler, lâleler, güller ve mersin ağaçları fışkıran, inanılmaz güzellikte Asi vadisinde kurulan Antakya’nın her yerinde harabelerin sessizliği ve unutulmuşluğun hüznü var. Artık, ne antik kentin sokaklarında tüccarların ve kervanların sesleri, ne de Suriyeli tacirlerin incecik Şam ipeklileri, ketenler, danteller sattığı o kalabalık Pazar yerinin uğultusu yankılanıyor...”

Hıristiyan adının ilk verildiği yer

İncil’de de anlatıldığı gibi, İsa’nın çarmıha gerilişinin ertesinde, Aziz Petros iki arkadaşıyla birlikte (ki bunlar Zebedi’nin oğlu Yakub’la, Barnabas’tır) Antakya'yı misyonerlik alanı olarak seçti. M.S.29-40'da buraya gelen Aziz Petros, İsa’nın öğretisini ilk kez burada açıkladı. İlk vaazını Silpius dağında bir mağarada verdi. Diğer bir deyişle ilk kilise bu mağarada kurulmuş oldu. Aziz Petros Grottosu, daha yaygın adıyla Aziz Pierre Kilisesi, Antakya’nın tarihi yapılarının başında geliyor.

Papa VI. Paul tarafından 1963 yılında Hac yeri olarak ilan edilen St. Pierre Kilisesi’nde her yıl 29 Haziran’da Katolik Kilisesi’nce bir ayin düzenleniyor. Duaların okunduğu, kilise korosunun ilahiler okuduğu törende halka kutsanmış ekmek dağıtılıyor. Törene, Hıristiyan olmayanlar da büyük ilgi gösteriyorlar. Bugüne kalmış diğer tarihi yapı Habib Neccar Cami ise Hz. İsa’nın havarilerine ilk inanan ve bu uğurda canını veren bir Antakyalının adını taşıyor.

"Ezan Çan, Hazzan"

Yapım ve yönetmenliğini Kerime Senyücel’in yaptığı "Antakya, Ezan, Çan, Hazan” adlı belgesel TRT 2'de 2003 yılında yayınlanmıştı. Belgeselin tanıtımında da yazdığı gibi 23 asırlık bir geçmişe sahip olan Antakya, çok tanrılı, Musevi, Hıristiyan ve Müslüman toplumların kültürleriyle yoğrulmuş. Öyle ki, Antakya'da bugün kültür parkuru haline getirilmeye çalışılan bölgede Habib-i Neccar Camii, Katolik Kilisesi ve Havra üçgenini bir arada görmek mümkün. Bir zamanlar “Doğu’nun Kraliçesi” adını almış olan Antakya, Akdeniz kültürünün de en özgün kentlerinden.

Bugün, “birlikte yaşama sanatının” iyi bir örneğini veren Antakya konusunda sözü yine Solak'a bırakıyoruz: "Antakyalı olmak bir ayrıcalık...Biraz Bizans, biraz Fenike, biraz Hititli, biraz Yahudi, biraz Hıristiyan, biraz Müslüman olmak demek. Antakya’da farklı dine mensup insanlar dünyanın diğer yerlerine örnek olacak şekilde yüzyıllardır bir arada yaşıyorlar. Kentte, ezan sesi de duyuluyor, çan sesi de. Örneğin burada, Hıristiyanlar öğle namazının kaçta kılındığını bilirler, iç içe yaşamış olmaktan dolayı kimse kimseyi hor görmez. Fakat ne yazık ki Antakya her geçen gün dünya kenti olma adaylığından uzaklaşıyor. Bunun iki nedeni olarak göç ve köyleşmeyi gösterebiliriz. Köyden gelen kişi orada diğer kültürler hakkında ne öğrenmişse onunla geliyor; buradaki çok kültürlülükle bütünleşemiyor. Hatta kendi köyünden getirdiği önyargıları olabiliyor. Belki de geldiği köyde, Müslüman olmayanlara ‘gavur’ deniliyordu...O da gavur diyor..."

Antakya'da 1930'lu yıllarda Princeton Üniversitesi tarafından başlatılan kazılar arkeoloji dünyasında olay yaratmış. Arkeologlar, eski şehir merkezinin yerleşime açılmamasını ve açık hava müzesine dönüştürülmesini istemiş ama Türkiye'nin bir çok yerinde olduğu gibi burası da çarpık kentleşmeye kurban gitmiş. Bir başka önemli ayrıntı ise 1938’de Hatay’ın bağımsızlığı gündeme gelince hızlandırılan kazıların sonucunda elde edilen bazı eserlerin Fransa ve Amerika’ya kaçırılmış olması. Kazılarda çıkarılanlardan elde kalanlar bugün "dünyanın ikinci büyük mozaik müzesi" olan müzede sergileniyor. Örneğin, Roma ve Bizans dönemi M.S. 2,3,4,5,6. yüzyıllara ait mozaiklerde mitolojik konular işlenmiş. Oceanus ve Tetis, Sarhoş Dionysus en meşhur olanları. Müzede ayrıca lahitler, Hitit ve Asur dönemine ait eserler de ziyaretçileri bekliyor.

Antakya'nın tarihi zenginliği anlatmakla bitmez, o yüzden bu konuyu şimdilik kapatıp ikinci odak noktamıza, Nusayrilere geçiyoruz.

Farklı bir renk: Nusayriler-2

Arap Alevileri olarak bilinen Nusayriler, bugün daha çok Güney Anadolu’da (Çukurova bölgesinde-Hatay (Antakya), İçel ve Adana), Suriye’de, kısmen Lübnan, Irak ve İran’ın güney (Fars) bölgesinde yaşıyorlar. Suriye’de 1 milyon, Türkiye’de ise 300-350 bin Nusayri yaşadığı tahmin ediliyor. Suriye’deki Nusayriler, Suriye/Lübnan Arapça şivesinde konuşuyorlar. Başlıca yaşadıkları bölge Lazkiye yakınlarındaki Cebelü’n-Nuseyriyye.

Anadolu’daki Nusayriler ise, hem Arapça hem de Türkçe konuşuyorlar. 1939’da Hatay’ın Türkiye topraklarına katılmasından sonra yazım ve konuşma dilleri Türkçe oldu; ama Arapça da okunup yazılmakta. Nusayri Alevilerin etnik yapılarını Araplar, Türkler, Türkmenler ve Farslar oluşturuyor.

Basra’da 11. İmam Hasan Askeri’nin öğrencisi ve yakın dostu İbn Nusayr tarafından IX yy. da kurulan; ibn Hamdan al Hasibi tarafından geliştirilen Nusayrilik, İslamiyetin batıni yorumuna, tasavvufa, ruh göçüne, yeniden doğuşa, Ehl-i Beyt sevgi ve saygısına dayanıyor.

Nusayri isminin nereden geldiği konusunda ise farklı görüşler var. En akla yatkını, ismin kurucusu İbn Nusayr’dan gelmiş olması. Kimi gezginler ise, Nusayrilerin sığındığı Kuzey Suriye’de bir dağ kütlesinin adı olan Ansariye/Ansariler/Ensariye (Cebel/Cabal Lukkam) ismini bu anlamda kullanmışlardır. Ancak bazı batılı bilim adamları, Nusayri sözcüğün Hıristiyanlıkla eş anlamda kullanılan Nasrani (nazaréen, Hz. İsa’nın doğduğu kent Nazareth) veya Suriye ve çevresinde yaşayan Nazereni adlı bir topluluktan geldiğini ileri sürmektedirler.

Nusayrilik teolojisi batini akımın üzerine inşa edilmiş olsa da Şii akımların ana özelliklerini de içine alarak harmanlamıştır. Örneğin, batınilikte yaygın olan 7 imamın kabülü yerine, Nusayrilikte 12 imamın kabulü söz konusudur. Peki batıni akım ne demektir?

Batıni akımlara göre bütün evren batın-zahir ilişkisine göre kurulmuştur. İnsanlar tarafından algılanan ve maddi olan şeyler “zahir” kavramıyla açıklanmıştır. Duyularımızla algılayabildiğimiz “zahirler dünyası”, normal insanlar tarafından duyumsanamayacak ve anlaşılamayacak gizli dünyanın yani “batın alemin” yansımalarından ibarettir.

Bazı kaynaklara göre X. yy.da Bağdat Abbasi halifeliğinin çöküşü sırasında Suriye’nin kuzey kesimine gelip yerleşen Nusayriler, daha sonra bölgede egemen olan ve aynı batıni öğretiyi savunan Karmatiler ve İsmaililer döneminde kendi inanç ve öğretilerini yaşatabilecek rahat bir ortam buldular. Nusayriliğin yayılmasını ve tanınmasını sağlayan İbn Hamdan al Hasibi'nin, Halep kentinde bulunan türbesi, bugün de Nusayrilerin önemli hac yerlerinden birisidir.

Yunan felsefecilerin etkisi

Ali Duran Gülçiçek’in, "Nusayri Alevileri" başlıklı tezinde de vurguladığı gibi "İnsan-Tanrı-Doğa sevgisine ve bütünlüğüne” dayanan Nusayri Aleviliğinde, İslâm gizemciliği ve Ali kültü, Ehl-i Beyt sevgi ve saygısıyla birlikte birlikte eski Anadolu ve Asya medeniyetleri, İran-Hind inançları, Yeni Platonculuk ve Hristiyanlık gibi farklı inanç ve kültürlerin izlerine rastlanır.

Nusayrilerde kökeni Pythagoras’a (Pisagor), Platon’a (Eflatun) ve daha sonrasında ise Yeni Platonculuk'a dayanan düşünceler önemli bir yer tutmaktadır. Örneğin ileri de ele alacağımız "yeniden doğuş/ruh göçü düşüncesi, Pythagoras ve onun düşüncelerinden etkilenmiş olan Platon'da vardır. Platon, insan ruhunun ölümsüz olduğunu savunur, beden öldükten sonra da değişik bedenlerde ruhun ölümsüzlüğünü sürdürdüğünü ileri sürer. Yukarıda anlatmaya çalıştığımız zahir-batıni ayrımının kökeni de Platon'a dolayısıyla Pythagoras'a kadar gitmektedir. Yine Pythagoras'ın fikirlerine dayanan, kutsal kitaplarının yorumlanmasında Musevilik, Hıristiyanlık ve İslam kökenli birçok mezhebin kullandığı "ebced sistemi" denilen sayı sistemi Nusayriler tarafından da kullanılmakta.

Yunanlı filozof Pythagoras tarafından kurulan ve evrensel uyumun matematiksel olarak ifade edilebileceği inancıyla oluşturulan bu yöntem “sayı mistizmi olarak felsefe tarihine geçmiştir. Nusayrilik üzerinde etkili olan diğer batıni hareket ise Yunan felsefecilerin yapıtlarının Arapçaya çevrildiği dönemde ortaya çıkan İhvân-üs-Sefa hareketidir.

İhvân-üs-Sefa/ Sadık Dostlar

İhvân-üs-Sefa, İmam Caferi Sadık’ın büyük oğlu İsmail’e (öl. Medine 762) dayanan Şii İsmailiye mezhebine mensup bilginler topluluğunun X. yy.da Basra’da başlattığı yeni bir dinî yorumun ve felsefe çığırının adıdır. Ihvan al-Safa/Safa Kardeşler/Sadık Dostlar/Temizlik Kardeşleri/Arılık Kardeşleri olarak ta anılan bilginler topluluğunun Basra dışında Bağdat ve Mısır'da kolları vardı.

Ahlâkta Sokrates’i, mantıkta Aristo’yu, matematikte Pythagoras’ı, metafizikte Platon’u, din felsefesinde ise Hallacı Mansur’u örnek alan bu öğreti, dinde reform yapmayı öngörüyor, aklı, bilimi ve mantığı ön planda tutuyordu. İhvân-üs-Sefa'nın Nusayrilik üzerinde de önemli etkileri oldu.

İhvân-üs-Sefa hakkında daha detaylı bilgi vermeden önce şunu hatırlatmak gerekiyor: Abbasi Halifesi Memnu, 832 yılında, Beytülhikme (Bigelik Evi) adıyla bir felsefe ve bilim kurulu oluşturdu. Burada, Yunanca, Süryanice, Farsça ve Sanskritçe bilim ve felsefe yapıtları Arapçaya çevrildi. Bu çeviriler, Endülüs zamanında Avrupa dillerine yeniden çevrilecek ve aydınlanmada çok önemli rol oynayacaktır. İhvân-üs-Sefa, işte böyle bir atmosferde ortaya çıktı.

Dünyanın İlk Ansiklopedik Yapıtı

Tahminen 961-986 arasında Basra'da düzene sokulup yayınlanmış olan İhvân-üs-Sefa Risaleleri /Temizlik/Saflık/Doğruluk/ Dürüstlük kardeşleri Risaleleri) 52 Risale'den oluşan ansiklopedik bir yapıttır. XVII ve XVIII. yy.da Batıda yayımlanan ansiklopedilere de kaynaklık eden bu risaleler (küçük boy kitaplar, broşürler) 1-14 matematik ve mantık, 15-30 tabii bilimler (fizik, kimya, gökbilim, biyoloji), 31-42 Metafizik, 43-51 Teoloji (Tanrı bilimi) ve diğer bilgilerden oluşuyordu. Bu ansiklopedilerin doğudaki Müslüman toplulukları ve Bâtıni hareketler üzerinde önemli etkileri oldu. Bu kaynakların bir çoğu, ne yazık ki İbni Sina’nın bazı eserleriyle birlikte 1150’de Bağdat’ta ateşe verildi. Daha sonraları yeniden toparlanan bu eserlerin bir kısmı Nusayriler tarafından yayımlandı.

İhvân-üs-Sefa, İsmailiye Alevilerinin inanç, siyaset, eğitim ve yönetim biçimlerini düzenleyen öğretilerini resmen kurumlaştırdı. Ayrıca, toplumsal eşitliğe inanan Karmatiler tarafından kurulan ve iki yüzyıla yakın sürmüş olan Karmati Federe Devleti'yle birlikte, Alamut Nizari İsmaililerinin anayasası ve yasalarını oluşturdu. Öyle ki, Karmatiler X.yy'da Abbasi Halifeliği'ni yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya bırakmıştı. Karmatilerin öğretileri, Bahreyn, Yemen, Horasan ve Suriye'de varlığını sürdürerek Şiilik üzerinde etkili oldu.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi Risalelerin derlenmesinin nedeninin Abbasilerin çeşitli bilim ve felesefe alanlarındaki Yunanca yapıtlarını Arapçaya çevirtmeleri, ve bundan dolayı inananların zihinlerinde kuşkular yaratılmasının olduğu söylenir. İhvân-üs-Sefa Örgütü ve Risaleleri Kuzey Afrika'dan İspanya ve dolayısıyla Avrupa'da etkisini göstermiştir. Kızıl (gül)-Haç kardeşlerinin de simgesi olduğu bile ileri sürülür.

Philip K. Hitti, "Arapların Tarihi" çalışmasında İhvân-üs-Sefa hakkında şunları söylemektedir:

"Hicretin dördüncü yüzyılı ortalarında Basra'da Pythagoras'ın düşünce ve kurgularına yaklaşan eğilimleriyle İkhvanus Safa (Temizlik Kardeşleri) adıyla tanınmış bir seçmeci felsefe okulu gelişip büyüdü. Bu adlandırma tahmini olarak birbirlerine karşı inançlı-güvenilir, temiz ve dürüst dostlar (ikhvan al safa) gibi davranan bir hayvanlar grubunun, avcının kapanlarından kurtuluşunun anlatıldığı Kelile ve Dimne'deki boynu halkalı güvercin öyküsünden alınmıştır..."

Düzene karşı-devrimci

İhvân-üs-Sefa, daha önce de bahsettiğimiz gibi Abbasilerin felsefe ve bilime önem verdiği bir dönemde ortaya çıktı ama mevcut siyasi düzene de muhalifti; sadece felsefi değil fakat aynı zamanda aşırı Şii, olasılıkla İsmaili görüşleriyle bir dinsel-siyasal kurum olarak biçimlenmişti. Bu grubun üyeleri, halkçı düşünce sistemini ve dinsel inançları kullanarak iktidarı zayıflatmayı ve devirmeyi hedef almışlardı. Hareketin önderleri, toplumun her kesiminden yani soyluların, aydınların, köylülerin ve tüccarların desteğini almaya uğraşıyordu.

Açıkça görülüyor ki bu Kardeşler (İhvan) sömürücü ve baskıcı zorba düzeni yıkmak için hep birlikte eyleme geçen, toplumun farklı kesimleri arasında hücreler kurmuş olan devrimci bir hareketin önderleriydi. Onlara göre Abbasiler, zorba ve zalimlerdi, zayıf ve yoksul kesimlerin haklarını gasp ediyorlardı. Abbas soyluları Halifeliğe layık değildi ve buna hakları yoktu.

Kutsal Üçlüler: Ayn-Mim-Sin

Nusayrilikte, Hz. Muhammed, onun kuzeni ve damadı olan İmam Ali’ye ve Hz. Muhammed’in İranlı takipçilerinden Selmân-ı Farısi’ye (Seyyid Silmen ya da Selman-ı Pak) bağlılıkla kendini gösteren üçlü bir inanç sistemi karşımıza çıkmaktadır. "Nusayri Alevileri" tezinin yazarı Ali Duran Gülçiçek'in tanımlamasına göre Ayn-Mim-Sin olarak bilinen üçlemede, Mânâ anlamına gelen Ayn, her zaman ve her yerde hazır ve nazır olan Hz. Ali’yi; isim anlamına gelen Mim, Peygamber Hz. Muhammed’i; bab (kapı) anlamına gelen Sin ise Peygamberin sahabelerinden, Ali’nin yoldaşı ve sırdaşı, Kırklar meclisinin hizmetkârı ve Fütüvvet’te (Ahilik’te) berberlerin piri sayılan Selmân-ı Farısi’yi simgeler. Birbirini tamamlayan bu üçlü nazariye, halk arasında şu deyimle de ifade edilir: Kapıya doğru yönelirim, ad önünde eğilirim ve mânâ’ya taparım.

“Bab” inancı

İranlı Selman-i Farisi Hz. Muhammed'in Medine’ye göç etmesinin ardından ona çok yakın olmuş, peygamberin ölümünün ardından başlayan iktidar mücadelesinde de Emevi ailesine karşı Ali’nin yanında yer almış bir kişidir. Nusayrilere göre Seyyid Silmen yani Selman-i Farisi yani insan değil peygamberin ardından yaratılmış üçüncü nurlu varlıktır. Nasuyri ilahiyatında, “Bab (Tanrıya giden yol-bütün Şii mezheplerinde peygamberliğin ardından gelen kutsal bir makam olarak görülmektedir) olan Selman-i Farisi, Cebrail adlı meleğin ta kendisidir. Bab’dan girilmeden ilaha ulaşılamaz, Muhammed dahi ‘Bab’dan geçerek O’na ulaşır”

Tek Tanrı inancına sahip olan Nusayrilerin “yaratan” olarak üç varlığa inanmaları kimi yazarlarca Nusayri inancının Hıristiyan inancının İslam içindeki bir formu olarak görülmesine sebep olmuştur. Halbuki, üçlü tapınmanın kökeni Hıristiyanlık öncesi döneme kadar gitmektedir. Eski Suriye ya da Fenike paganizminde güneşe, aya ve yıldızlara ya da gökyüzüne tapma vardır. İsmail Kaygusuz’un da belirttiği gibi Tanrısal üçlü, özellikle Palmyra tanrılarını anımsatır; gök tanrısı Ba’al Şamain, güneş tanrısı Malakbel, ay tanrısı Aglibol. Kaldı ki Hıristiyanlıkta esas olan Telis inancı yani baba-oğul-kutsal ruh üçlemesinin kökenini Platon da bulmak mümkün.

“Eve Giden Yol”

Çoğumuzun “Şellale” filmi ile tanıdığı yönetmen Semir Aslanyürek, yeni filmi “Eve Giden Yolu”çekiyor bu günlerde. Kendisi de Alevi olan Aslanyürek, Cumhuriyet Pazar Dergi’deki röportajda Ayşe Karaduman’a, filmi şöyle anlatmış: “…Bizim dinimizde ev kutsaldır. Alt metin olarak ehlibeyt, yani Ali ve Muhammet’in ailesinin evi kastediliyor. Bu daha çok Alevilikte vardır. Filmde, Alevilerin kırklar cemine kabul edilme, yemin töreni, gelenek ve görenekleri; eline, diline, beline hâkim olma öğütleri de yer alıyor…”

Hz. Ali’ye Tanrısal Vasıflar Yüklemek

Öncelikle Nusayrilerin Hz. Ali’ye İmam Ali demeyi tercih ettiğini belirtelim. Araştırmacı Tord Olsson, “Alevi Kimliği” adlı kitapta şöyle yazıyor: "Hem Arap hem de Avrupalı araştırmacılar, Alevi ya da Nusayri mezhebinin temel öğesinin ve 'Alevi' sözcüğünün ifade ettiği özelliğin, Ali ibn Ebi Tâlib’e İlahi (Tanrısal) niteliğin atfedilmesi olduğuna dikkati çekmişlerdir."

Ali ibn Ebi Tâlib’in ilahi niteliğini belirten öğreti, mezhebin pek çok metninde ve özellikle de tarikata kabul ritüellerinde kullanılan ahitnamelerde bulunuyor. Bu kutsal metinler, çoğunlukla alegorik Kuran yorumları veya Ali’ye atfedilen yazı ya da konuşmalardan yapılmış alıntılarla, sorulu-cevaplı ilmihaller şeklinde hazırlanmış.

"Bu alıntılarda, kozmik bir varlık olarak Ali ile halife ve imam rolündeki tarihsel Ali arasındaki gerilimle belirlenen bir Tanrı temsiline rastlarız" diyen Olsson, Ali’nin ilahi niteliğinin ispatının, siyasi ve dini bir lider olarak ortaya çıkışında, yaşam öykülerinden yapılan aktarmalarda, fakat en önemlisi Ali’nin kendisine atfedilen ve otobiyografik nitelikler taşıyan bazı ifadelerde görüldüğünü ifade ediyor. Kırsal kesimlerde yaygın olarak Taşra edebiyatı dediğimiz destanlarda Hz. Ali'nin "ilahi vasıfları" na örneklere sık rastlanır.

Sadece Taşra edebiyatında değil, Hz. Ali’nin her yerde ve her zaman hazır ve nazır olduğunu, binbir donda göründüğünü dile getiren Alevi-Bektaşi şiir, deyiş ve nefesleri vardır.

Tuttum aynayı yüzüme

Ali göründü gözüme

Nazar eyledim özüme

Ali göründü gözüme

Ali evvel, Ali ahir

Ali bâtın, Ali zâhir

Ali tayyip,Ali tahir

Ali göründü gözüme

Ali candır, Ali canan

Ali dindir, Ali iman

Ali rahim, Ali Rahman

Ali göründü gözüme.

Mehmet Ali Hilmi Dedebaba

İnan Keser ise "Nusayriler/Arap Aleviliği" kitabında şöyle açıklıyor konuyu: "...Ali Ebû Talib’e insansı özellikler atfetmek Nusayri inancına göre en büyük suçtur...Nusayri inancına göre Ali, Allah’ın cisimleşmesinden başka bir şey değildir. Bu özelliği nedeniyledir ki Nusayriler Kuran-Kerim’de yer alan Allah’ın sıfatlarının tamamını Ali Ebû Talib için kullanırlar...”

Ali Ebû Talib’in Tanrı olduğu inancı, Nusayri halkı arasında sözlü kültür ile aktarılan hikâyelerin ana teması konumundadır.

DEVAM EDECEK - 16.08.2006

KAYNAK: http://www.aktifhaber.com/read_news.php?nID=79815