Alevilerin
Cumhuriyet ve Laiklikle İmtihanı Yazı Dizisi 1
CAFER
SOLGUN'un Hazırladığı "Aleviler'in Cumhuriyet ve Laiklikle
İmtihanı" Yazı Dizisi
Aleviler
Cumhuriyet'i bu kadar sahiplenirken Türkiye Cumhuriyeti Aleviliği
neden dışlıyor?
Hiçbir
inancı örgütlememesi, diğerlerine karşı desteklememesi gereken
laik devletin laik olmayan "tek din" politikası Aleviliğin
ve Alevilerin de inkarını getirdi.
ŞERİAT
KORKUSUYLA
Devlet Aleviliği dışlarken yine devlet eliyle yürütülen "Ya
şeriat gelirse" propagandası Alevileri devletçi, kimi zamanda
darbeci konuma itti. Devlet-Alevi ilşkisi nasıl demokratikleşir?
Cafer
SOLGUN'un yazı Dizisi 8 Ocaktan itibaren TARAF Gazetesinde.
Alevilerin
Cumhuriyet ve Laiklikle imtihanı 1
Alevilerin
kendilerini dışlamış, yok saymış, baskılara ve kimi hak ihlallerine
maruz bırakmış Kemalizm'e her şeye rağmen bu kadar bağlı olmasını
nasıl açıklayabiliriz? AKP'nin "Alevi açılımının" öncesinde
araştırmacı-yazar Cafer Solgun'un Taraf gazetesinde yayınlanan
araştırması bu sorunun peşine düşüyor.
Cafer
Solgun/ Taraf
*
Aleviler Osmanlı döneminde büyük baskılar ve katliamlarla
karşı karşıya kaldıklarından Kurtuluş Savaşı’na tüm güçleriyle
katılmışlar ve Cumhuriyet rejimine de sıcak bir yaklaşım göstermişlerdir.
Ancak kısa sürede ‘tek dil, tek din ve tek ırk’ politikaları
başlayınca ilk meclisten sonra Aleviler inkar edildiler
*
Sonradan statükonun korunmasında Alevilerin ön plana çıkmalarının
en önemli nedeni göçlerin, asimilasyonun etkisi ve bununla
birlikte yaratılan korkudur.
* ‘Bu kış komünizm gelebilir’ ile sistem İslamcıları sola
karşı kullanırken, öncülüğünü CHP’nin yaptığı ‘Bu kış şeriat
gelebilir’ propagandasıyla da Alevileri sistemin koruyucusu
olarak kullandı
Stockholm
Sendromu gibi birşey
2007 yılı birçok yönüyle akıllarda derin izler bırakarak geçti.
Yeni yıla çok önemli sorunlar devretti. Bu sorunlardan kimisinin
yeni yılın da ağırlıklı gündemini oluşturacağı belli. Kürt
sorunu, PKK, devam eden sınır ötesi operasyonların oluşturduğu
gündem, beraberinde “çözüm” tartışmalarıyla yeni yılda da
üzerinde konuşulmaya devam edilecek sorunlar olarak görünüyor.
Bu “yoğun” gündem içerisinde, şimdiden söylenebilir ki, yeni
yılın önemli gündem maddelerinden birini Alevi sorunu oluşturacak.
Çünkü yılın sonlarına doğru, medyaya “AKP’nin Alevi açılımı”
olarak yansıyan haberler, beraberinde kolay kolay geri dönülemeyecek
bir tartışma sürecini de başlattı. AKP’nin Alevi kökenli milletvekillerinden
Reha Çamuroğlu’nun mimarı olduğu ve Başbakan Tayip Erdoğan’ın
da benimsediği anlaşılan “Alevi açılımı”, Muharrem orucunda
bazı Alevi dedelerine “iftar” verilmesi, Alevi dedelerine
maaş bağlanması, cem evlerine maddi destek sağlanması gibi
hususlar içeriyordu. Söz konusu iftara katılacağı açıklanan
Başbakan Erdoğan’ın bir konuşma yapması da bekleniyor. Alevi
camiasında bu gelişmeyi iyimser bir temkinlilikle karşılayanlar
olmakla birlikte, ağır basan, “AKP, yerel seçimler öncesinde
Alevi oylarına göz dikti”, “Aleviler asimile edilmek isteniyor”
tarzında tepkiler oldu. Bu arada, “Alevilerde toplu iftar”
olup olamayacağı da tartışıldı. Neresinden bakılsa, sorunun
gündemleştiği kesin. Ve bu tartışma, yeni yıla damgasını vuracak
olaylardan biri olmaya aday. Zira Alevi sorunuyla yüzleşmek,
konuyla ilgili bir “reform” veya “açılım” ihtiyacı olduğu
görüşünün öne çıkması, tek başına Aleviler için değil, bir
bütün olarak Türkiye’nin demokratikleşme çabası açısından
da büyük önem ifade ediyor.
Alevilerin
bir bütün olarak içerisinde bulundukları durumu anlamak, sanıyorum
öncelikle rejimle, Cumhuriyet’le ilişkilerini anlamaktan geçiyor.
Alevilerin, özellikle de Osmanlı’nın ardından Cumhuriyet’i
sahiplendikleri bilinen bir gerçek. Ancak Cumhuriyet’in süreçleri,
gelişim evreleri, iktidarların politika ve uygulamaları, kimi
Aleviler açısından tereddüt ve tedirginlikle de dile getirilse,
bir “hayal kırıklığı” yaratmış görünüyor. Fazla sorgulama
gereği duymadan Cumhuriyet’in kazanımlarından söz eden de
var; “bizim için değişen bir şey olmadı” diyen de
Cumhuriyet’in
mağdur sahipleri…
Hubyar
Sultan Alevi Kültür Derneği Başkanı Ali Kenanoğlu:
“Cumhuriyeti özlem ve coşkuyla karşılayan Aleviler ne yazık
ki aynı yaklaşımı ve sahiplenmeyi Cumhuriyet’ten görememişlerdir.
Cumhuriyet kurulduktan sonra Alevilerin ibadethaneleri kapatılmış,
kapılarına kilit vurulmuştur. Sünni anlayışın devam etmesi
açısından Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuş ve Sünni anlayış
kurumsal ve yasal bir güvence altına alınırken, aynı anayasayla
Alevilerin ibadethanelerine kilit vurulmuştur. Sünni inancın
inanç önderinin altına kırmızı plakalı araç tahsis edilirken,
Alevi inanç önderleri yasa ile ‘üfürükçü’ olarak ilan edilmiştir.
İbadethaneleri ve inanç önderleri yasaklanan Alevi toplumu
Cumhuriyet döneminde Osmanlı döneminden daha kısa bir zamanda
asimile edilmiş, Sünnileştirilmiştir. Bugün Alevilerin durumu
bu Sünnileştirme politikalarının uygulandığı bir dönemdir.
Bir tarafta okullardaki zorunlu Sünni din eğitimi, bir tarafta
Alevi Köylerine yapılan cami ve gönderilen imamlar, diğer
taraftan da Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Aleviler üzerinde
uyguladığı Sünni misyonerlik çalışmaları, mahallede komşu,
okulda öğretmen, kışlada asker, işyerinde işveren ve arkadaş
baskıları ve AKP’nin ‘Alevi açılımı’ adı altında sergilemeye
çalıştığı dönüştürme politikaları bunun somut örnekleridir.”
Ali
Kenanoğlu, Alevilerin “laikliğin teminatı” olarak sunulması
konusunda da Diyanet İşleri Başkanlığı, İmam Hatip Liseleri
ve İlahiyat Fakülteleri’nin varlığını hatırlatarak, “Alevileri
ölümü gösterip sıtmaya razı etmek” istediklerini söylüyor.
Kenanoğlu da, Alevi kurumlarının büyük çoğunluğu gibi, AKP’nin
Reha Çamuroğlu aracılığıyla gündeme getirdiği “açılım”ı samimi
bulmuyor: “Bu bir dönüştürme paketidir. Yani Aleviliği Sünnileştirme
veya Şiileştirme çalışmasıdır. Önyargılı davrandığımızı söyleyebilesiniz;
ancak elimizdeki veriler ve yapılan açıklamalar bunu ispatlamaktadır.
Şöyle ki; Devletin Resmi Dini kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın
Alevilik hakkındaki görüşü ve tanımlaması nettir. Gerek eski
başkanların, ki bunlardan birisi de şimdiki Diyanetten Sorumlu
Devlet Bakanı Sait Yazıcıoğlu’dur. Gerekse başkan Bardakoğlu’nun
Alevilik konusundaki değerlendirme ve açıklamaları basın ve
kamuoyu tarafından bilinmektedir. AKP’nin Alevilik çözümü
de Diyanet merkezlidir. Alevi dedelerine maaş vermek ve onları
devletin memuru yapmak da, ne laikliğe ne de Alevi inancına
uygundur.”
Pir
Sultan Abdal Kültür Derneği MYK üyesi Erdal Yıldırım:
“Aleviler özellikle Osmanlı döneminde büyük baskılar ve katliamlarla
karşı karşıya kaldıklarından Kurtuluş Savaşı’na tüm güçleriyle
katılmışlar ve Cumhuriyet rejimine de sıcak bir yaklaşım göstermişlerdir…
Ancak kısa sürede ‘tek dil, tek din ve tek ırk’ politikaları
başlayınca ilk meclisten sonra Aleviler inkar edildiler ve
özellikle Koçgiri bölgesinde çok yoğun baskı ve katliamla
da yüz yüze kaldılar. Yine 1937-38 yıllarında Alevilerin yoğun
yaşadığı Dersim coğrafyasında büyük bir katliamla karşı karşıya
kalmışlardır. Önemli Alevi dedelerinden Seyit Rıza ve bazı
Alevi önderlerin idam edilmesinden sonra, yine yüzlerce kişi
ülkenin değişik bölgelerine sürgün edilmişlerdir.” Erdal Yıldırım,
50’li yıllardan itibaren kırdan kente göç durumuna dikkat
çekiyor ve Alevilerin kentlerde de baskı ve saldırılara, önyargılara
maruz kaldıklarını anlatıyor; “Aleviler şehirlerde kimi zaman
kendini gizleyerek, kimi zaman da Alevi olduğunu inkar ederek
yaşamaya çalıştı… 68’de solun estirdiği özgürlük rüzgarıyla,
zaten genlerinde taşıdıkları mazlumdan ve ezilenlerden yana
olma ve baskılara direnme karakterini canlandıran Aleviler,
kendilerini tanımlamaya ve tanıtmaya başladılar.” Yıldırım,
bu deneyimin Alevilere “kültürel, sosyal ve toplumsal hak
alma kavgasını” öğrettiğini düşünerek önemsediğini vurguluyor.
PSAKD
yöneticisi Erdal Yıldırım’ın, “Aleviler laikliğin teminatıdır”
söylemine ilişkin değerlendirmesi ise şöyle: “Gerçek anlamda
laik devlet sistemi hiçbir inancı tarif etmez, örgütlemesini
yapmaz ve başka inançlara karşı herhangi bir inancı desteklemez.
Türkiye cumhuriyeti laik bir devlet değildir. Ülkede milyonlarca
Alevi ve başka inanç sahiplerinden toplanan vergilerle devlet,
sadece bir inancı finanse edip, örgütlüyor, sadece bir inancın
kendini diğer inançlara karşı dayatmasını bizzat destekliyor.
Laik devlet, tüm inançlara eşit uzaklıkta bulunmak zorundadır.
Bu slogan ve söylem, Alevilerin ülkede sürdürülen demokrasi
mücadelesinde, insan hakları mücadelesinde yer almalarının
önüne set çekmeye, siyasal bilinci yeterli düzeye erişmemiş
kişileri örgütlü mücadeleden koparmaya yöneliktir.”
Erdal
Yıldırım, “AKP’nin veya hükümetin herhangi bir Alevi açılımı
yoktur” diyerek, bu yönde basında yer alan haberlere tepki
gösteriyor. Reha Çamuroğlu’nun Alevi inanç ve ritüellerine
göre “yol düşkünü” olduğunu iddia eden Yıldırım, bu girişimin,
“kendisini Alevi asimilasyonunda koz olarak kullanan AKP’ye
vefa borcu karşılığı bir şeyler yapma, bir kısım Alevinin
gelecek seçimlerdeki oylarını alabilme çabasından başka bir
şey değildir” diyor.
Kudali
Kültür Derneği Başkanı Zülfü Akar, “Cumhuriyetin
ilk yıllarının Aleviler için iyimser bir dönem olduğunu” belirtiyor.
“Şeriatın yerini laikliğin alması, özellikle hilafetin kaldırılması
Aleviler açısından azımsanmayacak kazanımlardır. Tekke ve
zaviyelerin kapatılması her ne kadar Alevi dergahlarının da
kapanmasını beraberinde getirmişse de Aleviler, dergahlardaki
çalışmalarının, bilimsel, sosyal eğitim gibi büyük bir bölümünün
devlet eliyle gerçekleşeceğini düşündüklerinden ciddi bir
tepki göstermedikleri gibi, bu girişime destek dahi olmuşlardır”.
Akar da Cumhuriyet’in izleyen yıllarının Alevilerde “hayal
kırıklığı” yarattığını söylüyor ve Diyanet İşleri Başkanlığı’na
dikkat çekiyor: “Kurulan Diyanet ile tüm tekke ve zaviye faaliyetleri
devlet kontrolü ve olanakları dahiline alınırken, Aleviler
tamamen yok sayılmış hatta Alevi dergahlarının mal varlıkları
dahi Diyanet’e aktarılmıştır. Dedeler tutuklanmış, cem törenleri
basılmış, bu törenleri düzenleyen ve katılanlar hapis cezalarına
çarptırılmıştır”. Zülfü Akar, “hiç laiklik yok demek doğru
değil” diyerek devam ediyor; “En azından şeriatla yönetilmiyoruz.
Bunu göz ardı etmemek gerek. Tam anlamıyla bir laiklikten
de söz edemeyiz. Mevcut laiklik, farklılıkların güvencesi
olma işlevinden uzak kalıyor. Türk-İslam ideolojisinin yanında
bir süs, bir görüntü olmaktan öteye gidemiyor.”
“Aleviler laikliğin elbette teminatıdırlar” diyen Akar, bunu
Alevilerin laikliğe en çok ihtiyacı olan kesim olmalarına
bağlıyor. Akar da Reha Çamuroğlu’nun gündeme getirdiği girişimden
yana iyimser olmayanlardan: “Çamuroğlu’nun diyet çabaları
gibi görünüyor. AKP ise başlayan bu tartışmalı süreci izleyecek,
kendince ölçüp biçecek. Hiç kimse çıkıp da ‘sayın Aleviler,
binlerce yıldır bu topraklardasınız, semahınızdan, ceminize
kadar inanç ritüelleriniz dört semavi dinden önce de vardı.
Buyurun kendinizi dilediğiniz gibi yaşayın’ demeyecektir.
Yine ulus devlet mazeretinin arkasına sığınılarak tek tipleştirmeye
gidilecektir”.
“Alevilerin Cumhuriyet’i doğru tahlil edemediğini savunan”
Özgür
Demokratik Alevi Hareketi (ÖDAH) sözcüsü Ergin Doğru,
“Aleviler Cumhuriyetin kuruluşunu kendileri açısından önemli
bir çıkış olarak görmüşlerdir. Fakat Cumhuriyet de Alevilerin
kimlik ve inançlarını özgürce yaşamalarına imkan tanımamıştır”
diyor. Alevilerin geçtiğimiz yıl seçimlerden önce yapılan
Cumhuriyet Mitingleri’ne yoğun katılımının “Alevilerin yanılgısının
çarpıcı bir örneği” olduğunu söyleyen Doğru, sözlerini şöyle
sürdürüyor: “Militarist anlayış Alevileri sahte laiklik anlayışıyla
alanlara taşıdı. Sistemin bunu başarmasının en önemli sebebi
yürüttüğü psikolojik harptir. Yaratılan sahte laiklik söylemini,
aslında kendi yaratmış olduğu ‘şeriatçı kuşatma’ adı altında
kullanıyor. ‘Şeriat tehlikesi’ var diyenlerin, Hizbullah’la
ilişkilerini göz ardı etmemek gerekiyor. Yaratılan şeriat
korkusu üzerinden Aleviler, darbe destekçisi konumuna düştü.
Halbuki bu ülkede yaşanılan darbelerden en büyük zarar ve
mağduriyeti gören Alevilerdir”. Doğru, bir “açılım” olabilmesi
için devletin atması gereken adımlar olduğunu savunuyor: “Devlet
Aleviler noktasında bir yaklaşım ve açılım gösterecekse, bunu
Çamuroğlu üzerinden yapması baştan eksik ve yanlıştır. Bize
samimi gözükmemektedir. Devlet Alevilerden özür dilemek zorundadır.
Bir yaklaşım gösterilecekse, buradan başlanması önemli bir
iyi niyet adımı olabilir. Yine samimiyetin bir göstergesi
de devletin dileyeceği özür ile beraber Cumhuriyet tarihi
boyuca karşılaştığımız Alevi katliamlarının sorumlularının
açığa çıkarılması, yaşayanlarının yargılanmasıyla olacaktır.
Örneğin yakın dönemde yaşadığımız Sivas, Gazi Maraş katliamlarının
failleri gerçek anlamda yargılanıp cezalandırılmamıştır. Mahkemelerde
açığa çıkan isimler, Ecevit’in özel arşivinde bulunan bilgiler
vardır. Biz Maraş katliamının sorumlularının isimlerini biliyoruz.
Bizler bu isimleri bildiğimiz halde devletin bilmemesi mümkün
değildir. Alevi açılımı yapılacaksa, bu düşünülüyorsa, çok
basit olarak AİHM’in zorunlu din dersleri kararı uygulamaya
sokularak ciddi bir işaret verilebilir. Bunları gerçekleştirmeden
AKP’nin inandırıcı olması mümkün değildir”.
Korku
ve asimilasyon
Kürt Alevileri üzerine araştırmaları bulunan Caner
Canerik, genel olarak Alevilerin düşündüğünün aksine
Cumhuriyet’in Kürt Aleviler için bir “kırılma” noktası olduğunu
söylüyor. Osmanlı ile Cumhuriyet dönemlerinin Aleviler açısından
fazla bir fark getirmediğini söyleyen Canerik, Dersim 38 ve
sonrasındaki sürece dikkat çekiyor: “Kürt Aleviler için Dersim
38, Aleviler ve Cumhuriyet ilişkisinde bir kırılma noktasıdır.
Bu zamana kadar dağlarda, köylerde gelenek ve göreneklerini
yaşatan, ibadetlerini yapan insanlar güçlü bir asimilasyon
politikasına da maruz kalmışlardır. Dersim 38 sonrasında Kürt
Alevilerin özgünlüğü törpülenmiş, hatta yok edilmek istenmiştir.
Sürgüne gönderilen Kürt Alevilere bakın; hep Türk ve Sünni
bölgelere gönderilmişler; etnik, inanç boyutuyla asimile edilmek
istenmişlerdir. Nitekim aile içerisinden, babamdan, amcamdan
biliyorum ki Türkleştirme ve Sünnileştirme politikası kısmi
olarak başarıya ulaşmıştır”.
Canerik,
Kürt Alevilerin kendisini “Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu”
olarak tanımlayan partiye olan ilgisinin nedenini ise, asimilasyon
politikalarına ve “korku”ya bağlıyor: “Bir önceki nesil, aslında
dayatmalara karşı direnmiştir. Devlete gidip memurluk yapmak
bile ‘kölelik’ sayılır, kötü karşılanırdı. Sonradan statükonun
korunmasında Alevilerin ön plana çıkmalarının en önemli nedeni
göçlerin, asimilasyonun etkisi ve bununla birlikte yaratılan
korkudur. 1938’de Kürt Aleviler üzerinde ciddi bir korku yaratıldı.
Onbinlerce insanın sorgusuz, sualsiz katledildikleri iddiaları
hala Kürt Aleviler üzerinde etkisini sürdürüyor. İnsanlar
hala kendi özlerine sahip çıkmaya, kendini ‘Kürt ve Alevi’
olarak tanımlamaya korkuyorlar. 38’i yaşayan bu insanların
suskunlukları bir boşluğa neden oldu. Sonraki nesillere geleneksel-sözlü
değerler aktarılamadı. Bunun yerini ise Kemalistlerin ‘Atatürk
Aleviydi, Gerçek Türk biziz, Aleviler aydındır, çağdaştır,
Atatürkçüdür’ gibi ucube propaganda cümleleri aldı ve kendine
önemli bir yer bulabildi. Bu ise bana göre bir parça ‘abuk’
bir durum yarattı. O da, bugün Alevilerin ‘bilgili, akıllı,
çağdaş, demokrat, devrimci, özgürlükçü, hümanist’ gibi altını
dolduramadıkları boş sıfatlara sarılmalarına ve bu tanımlamaları
kullanan Kemalist –sol kesimin etkisi altına alınmalarına,
gerçekten uzaklaşmalarına neden oldu.” Alevilerin “korkularının
esiri” olduğunu söyleyen Canerik, “Alevilerin ordu, Atatürk,
laiklik konusundaki mevcut konumları ancak bu şekilde değerlendirilebilir”
diyor. “ Statüko içinde yer alarak meşruluk kazanmanın bedeli,
kendinden vazgeçmek oldu… ‘Bu kış komünizm gelebilir’ ile
sistem İslamcıları sola karşı kullanırken, öncülüğünü CHP’nin
yaptığı ‘Bu kış şeriat gelebilir’ propagandasıyla da Alevileri
sistemin koruyucusu olarak kullandı. Cumhuriyet mitingleri
en somutlaşmış halidir.”