Aleviler ne istiyorlar?
Bir kavram karmaşası var. Kafalar karışmış durumda. Böyle bir ortamda
sıradan, sade Alevi yurttaşımızın düşüncesini iyi bilmek gerekir. Alevilik
ciddi bir gelenek, yol işi. Bir dededen diğer dedeye geçen bir gelenek. Bir
kere kaybolmak üzere olan bu geleneği çok iyi belirlememiz gerekiyor. Bir
kolaycılık yapılıyor, ‘sözlü kültür’ deniliyor, hayır sözlü kültür değil,
çok sayıda yazılı kaynağı var. Bunlar kütüphanelerde, özel ailelerin elinde
heder olup gidiyor, bir kısmı yurtdışına gidiyor. Büyük metropollerin dışında,
Anadolu Aleviliği geleneğe bağlı olduğu için bir eren veya evliyanın yattığı
çevrede öbekleşiyor.
Anadolu Aleviliği bireysel örgütlenmeye dayanan sivil toplum örgütleri.
Yani devlet tarafından empoze edilen değil, kendi iç örgütlenmesine bağlı.
Bütün dünyada en eski ve örnek örgütler.
Örneğin, Tunceli’de Tocig Baba Yatırı, Düzgün Dede Yatırı var, binlerce
kişi toplanırdı. Baba Mahsur’un yatırı var. Oraları tarihi yapısına uygun
olarak onartalım. Oralarda sadece dinsel, inançsal ritüeller olmuyor, güzel
kaynaşma da yaşanıyor. İnsanlar birbirleriyle buluşuyorlar, sosyal etkinlik
yapıyorlar, paylaşım, sevgi ve dayanışma artıyor aralarında. Kentleşmenin
getirdiği yabancılaşma ortadan kalkıyor.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın durumu ne
olmalı?
Diyanet konusunda şöyle bir sıkıntı var: Diyanet İşleri Başkanlığı
bütün Anadolu halkının inançlarının temsilcisi olan bir kurum olarak düşünülmüştü.
Mesela başlangıçta başında bir ilahiyatçı yoktu. Hukuk profesörü vardı. Anadolu’da
inancı ne olursa olsun bütün toplulukların gereksinmesini orgazine eden bir
kurum idi. 1946’da çok partili düzene geçildiği andan itibaren işin içerisine
siyasi oy kaygıları girmeye başladı. Maalesef CHP de Demokrat Parti de şöyle
düşündüler; ‘Anadolu’nun çoğunluğu, Sünni geleneğe bağlıdır. O halde Sünni
geleneğe bağlı gruplara daha çok tolerans gösterirsek daha çok rey alırız.’
Bu taviz kademe kademe 1960’a kadar böyle geldi. 1960’da oluşturulan yapı
sonra yeniden bozuldu.
12 Eylül Anayasası’nda ‘Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kanunu hazırlanır’
dendi. Fakat bu kanun henüz yok. Kuruluş kanunu yok yani. Hükümet hazırlık
yapıyordu, ama böyle bir güç ve kararlılık yok, önemsediğini de zannetmiyorum.
Kaldırılması Türkiye’de laikliğe karşı büyük bir darbenin başlamasına
sebep olur. O zaman mesela Süleymaniye, Sultanahmet, Nuru Osmaniye camilerini
tüm gelirleriyle beraber bir sivil toplum örgütüne vereceksiniz. Bu örgüt
radikal dinci bir grup olursa o zaman felaket olur, sokakta gezemeyiz. Onlar
burada köklenerek geniş, inanmış masum kitlelerin gücünün üzerine oturacaklar.
En büyük sıkıntı burada. Bence laikliği koruyacak yapı, Diyanet’in kuruluş
kanununu daha düzenli hale getirerek, daha üstte, fazla müdahaleci olmayan
ve bütün inançlara kucağını açmış yapı haline getirmek.
Din dersi kitaplarına gelince; 13’üncü yüzyılda Anadolu’da ne İran’daki
gibi ne de Araplardaki gibi bir İslamı benimsedik. Hacı Bektaş, Pir Sultan
Abdal, Geyikli Baba, Somuncubaba gibi, tamamen hoşgörüye dayanan, bilim ve
aklı öne çıkaran çok değerli düşünürlerin anlattığı inancı benimsedik. Mevlana,
Kaygusuz Abdal, Emir Sultan, Hacı Bayram Veli, Gül Baba gibi, daha çok isimler
var. Bu insanların düşüncelerini anlatan din ve ahlak bilgisi kitabı hazırlansın.
Bu Sünni çocuğa da Alevi çocuğa da seslensin. Bir din ritüelini, din dersi
öğretmeni sıraları birleştirip de namaz kıldırtarak yaptırmasın. Sevgi, hoşgörü,
barış, dayanışma, eşsiz bir materyal zenginliğimiz var. Bunlar din ve ahlak
kültürü olarak öğretilsin.
Cemevlerine yaklaşım ne olmalı?
Cemevlerinin kurulmasında dikkatli olmak gerekiyor. Kutsal ziyaret
yerleri var, ihmal edilirse gelenekten kopuş olur. Örneğin Şahkulu Dergahı
varken orada ayrı bir cemevi kurmaya gerek yok. Alevileri, Alevi geleneğinden
koparmamak konusunda titizlik olmalı. İstanbul’da birçok terk edilmiş ziyaret
yerleri var. Şahkulu’nu, Karacaahmet’i, Garipdede’yi biliyoruz ama İstanbul’da
bildiğim 150’nin üzerinde böyle yer var. Buraların, masrafları bakanlıktan
karşılanarak hemen restore edilmeli, halkın da buralarda toplanması sağlanmalı.
Buraların olmadığı yerlerde cem ve kültürevleri olabilir.
Devlet Alevilerden ne istiyor, nasıl bakıyor
Alevilere?
Devleti yöneten kişilerin Anadolu Aleviliği konusunda bilgi birikimleri
yok. Devleti yöneten kişilerin, Başbakanın, cumhurbaşkanının doğru bilgilendirilmesi
gerekiyor. Laikliği özümsemiş devlet görevlileri Anadolu Aleviliğine son derece
samimi ve sempati ile bakıyor, laikliğin çimentosu olarak değerlendiriyorlar.
Bir grup ise ‘acaba Türkiye’de bir Alevi-Sünni kavgası çıkar mı’ kaygısında.
Bir grup da baskın Sünni eğitim alanlar, hükümette olduğu gibi Anadolu Alevilerinin
Sünnileştirilmesinden yana. Amaç ‘Aliyi sevmekse ben daha çok Aleviyim’ gibi...
İnançsızlık, samimiyetsizlik var. Devletin üst kademesinde yer alıp, devleti
işleten kurumlarda Anadolu Aleviliği ile ilgili ciddi bilgi eksikliği var.
Bilinmeyenler aydınlandıkça, bilgi eksikliği ortadan kalktıkça kaynaşmamız
da daha kolay olacak. Bu bakımdan olumluya doğru gidiş var.
Siyasi partilerin yapısına, politikalarına, icraatlarına baktığınızda
Alevilere kolay kolay yer vermediklerini görürsünüz. Diyanet’i masaya yatırıp,
çağdaş, demokratik ülkelerle aynı düzeye getirmek için mücadele vermiyorlar.
Bütün hükümetler, partiler öteden beri gözardı etmiş, yok saymış Alevileri.
‘Ayrım yapmıyoruz’ diyenlerin hepsi yalan söylüyor. Belki dünyada bu kadar
somut, açık ayrımın olduğu başka bir alan yoktur. İlim ve bilgi zemininden
uzaklaştığı için inanç önderleri yetişmemiştir. Parçalanmaları, değişik kimlik
arayışları kimlik sorunları hep bundan kaynaklanıyor. Birçok sıkıntı sorun,
büyük bölünmeler varmış gibi görünüyor ama bunlar sistemin uygulamalarından
kaynaklanıyor. Bakarsan Sünni kesimde binlerce tarikat, birbirine karşıt gruplar
var. Bizde de kimi ‘İslamın içindeyiz’, kimi ‘değiliz’, kimi ‘kültürüz’ diyor.
Nedeni eğitimden, kültürden, inançtan uzaklaşmalardan kaynaklanıyor.
Alevilerin 84-85 sonrası başlayan 90’lardan sonra giderek ivme kazanan
hareketi dünyadaki son gelişmeler çerçevesinde ele alınmalı. 1984-85’ten 1990’a
kadar Alevilik hareketi ile milliyetçilik arasında bir ilişki kurulması zordu,
bugünse kızıl elmacı bir Alevilik eğilimi bile belirmiş durumda. Bunun Kürt
sorunuyla, AB’yle ilgisi var. Bunları ihmal edersek Aleviliğin 2000’li yıllarda
neden milliyetçilik problemiyle hesaplaşmak zorunda kaldığını açıklayamayız.
Bunun Aleviliğe ilişkin özel bir perspektif olduğunu düşünmüyorum. Genel olarak
dünyayı algılama-çözümleme tarzlarımızla ilişkili. Marksist bir perspektiften
Aleviliğe yaklaşacaksak öncelikle kendi perspektifimizin diğer meselelerde
de Marksist çizgiye uygunluğundan emin olmalıyız.
Alevi hareketi dediğimizde homojen bir hareketten söz etmiyoruz.
Örneğin Alevi hareketi Cem Vakfı’nın temsil ettiği bir hareket midir? Alevi
Bektaşi Federasyonu’nun temsil ettiği bir hareket midir? En gelenekselinden,
bir tür yeni tarz Protestan İslamiyeti inşa etmeye çalışan bir hareket midir?
Hem evet, hem hayır. Uzlaşıyor gibi göründükleri şeyler var. Net olarak açığa
çıkmış değil. Bütün Alevi örgütleri zorunlu din derslerinin kaldırılmasını
istiyor görünüyor, buna rağmen ABF hariç hiçbiri bir kampanyaya girişmiyor.
Örneğin “Çocuğumu din dersine göndermiyorum” kampanyası kimsenin aklına gelmiyor.
20 miyon Alevi olduğu söyleniyor. Bunun 1 milyonu bu dersi alıyordur, bir
hafta çocuklar bu derse girmese seyredin kopacak gümbürtüyü. Talebe rağmen
birleşemiyorlarsa bunun arkasında farklı politik kavrayışlar yatıyor. Alevi
hareketi içinde faşist, kızılelmacı bir damar da var, sosyalizmi ciddi biçimde
önemseyen ya da geleneksel Kemalist reflekslere sahip, CHP’nin temsil ettiği
sağ oluşumlara yakın büyük bir kütle de var. Bu hareketi homojen analiz şansımız
çok fazla yok.